Tanıdık Yüzler

12/10/2017 Vatan

ABD Başkanı Kudüs için konuşurken, mimiklerini takip ettiğimde ‘ya ben bu adamı sanki tanıyorum’ diye bir duygu geçti içimden. Bu tür duygular mevcuttur, bilirsiniz. Umberto Eco, bir gün karşı caddede gördüğü bir adamdan bahseder bize. Benzer bir duygu yaşar. O kadar ki adama gidip iki kelam edesi gelir. Meğerse adam Anthony Quinn’dir!

Doğrusu Anthony Quinn’e haksızlık etmek istemem.

ABD Başkanı’nı izlerken, söz konusu duyguyu içimde gezdiren itici güç, geçmişin girdaplarında saklı bir anı ve o anının bende bıraktıkları olabilir miydi? Örneğin aksi sarışın bir bakkal, zalim kumral bir kasap, sert beyaz saçlı bir öğretmen, terbiyesiz kırmızı yanaklı bir taksi şoförü?

Hepsi olabilirdi. Ancak biraz daha dikkat kesilince zihnimdeki tınının fiziksel bir benzeşme ile ilgili olmadığı, hareketlerde saklı olan bir imada kendini belli ettiğini fark ettim. Nefesimi kesen şey, Başkan’ın ‘Siz de kim oluyorsunuz!’ tavrı karşısında insanın düştüğü duygu çamuru; velhasıl yağmurda ıslanmış bir kedi yavrusu gibi beyhude bir çabayla kendini fezadan saklama dürtüsüydü sanırım.

Derken buldum! Bu duyguyu ABD vizemi ilk kez almak için başvurduğumda karşımdaki vize görevlisinin tavrında sezmiştim! Yıllar yıllar önceydi. Henüz ABD Konsolosluğu kartal yuvasına taşınmamıştı ve halk arasındaki kulübesinde bizlere hizmet sunuyor haldeydi. Dışarıda yağan yağmurdan ötürü saçlarım sırılsıklam çıkmıştım adamın karşısına. Saçlarımdan sızan o sular, hayatını vize memuru olmak için adamış bu suratsız ve çok bilen adamın öte tarafındaki camlı engeli buğulandırıyor, sözcüklerimin ağzımdan çıkar çıkmaz aynı cama çarpıp buhar olmasını engelleyemiyordu. Böyle böyle bir sürü sözcük ziyan olurken, o sadece dik dik suratıma bakıyor, asıl cümleyi söylemeye hazırlanan başoyuncu gibi mağrur ve kayıtsız bir kibirle, orada sanki  ölmemi bekliyordu. Kafamda kurguladığım bütün anlamlar birbirinin içine girmiş ve bizzat kendi cümlelerimin kölesi haline dönüşmüştüm. Onun da beklediği zaten buydu. Hafifçe cama doğru eğildi ve zaferini kutsayan bir edayla ‘size inanmıyorum’ dedi. Size inanmıyorum demişti adam... Bu kadar. Ve günlerce uğraşıp hazırladığım vize başvuru kağıtlarımı gözümün önünde, anında cart curt diye yırtmıştı.

Hiç kıpırdayamamıştım. Zaten sözcüklerim bitmişti. ‘Buradan çıksan yeterli, haydi iki üç adım at, kıpırda’ diyordum kendi kendime. Ancak bir müddet onu da yapamadım.

Vize memurunun yüzüne boş boş baktım durdum. O ise beni çoktan unutmuştu.

***

Yıllar sonra bana bu duyguyu çağrıştıran Kudüs konuşması için diyebileceğimse belli:

İki ayrı coğrafyanın temel özelliği bu galiba. Bir taraf kibrinin esiri biçiminde hemen, o dakika neler dediğini, neler yaptığını unutuyor, bir tarafsa hiç unutmuyor. Unutmadığı, unutamadığı zamansa neler oluyor neler...

Hangisi sağlıklı olan? Kanımca hem ruhlarımız hem de dünya barışı adına ikisi de birbirinden beter.