Sil Baştan

Koca gar binasının içindeki sabah yoğunluğu bir süre sonra Nebiye’yi yutarken Simitçi Hacer, uzun uzun baktı Nebiye’nin arkasından. Sanki bir şey söyleyecekmiş de söyleyememiş gibi. “Neyse dönünce söylerim” gibi başını salladı. Sonra, “Hiç dönmeyecek ki” dercesine gözleri garın sabah ışıklarına takıldı kaldı. Çok değil ama...
“Ver bakalım abla şuradan bize iki simit” diyen yorgun ve coşkulu yolcu çiftin gencecik sesine kadar. Genç kadının adının Serin olduğunu duydu duymasına ama bu ad, nedense Hacer’e o anda hiçbir şey ifade etmedi.
Konuşmaları da... “O kadar çok aradım ki, ne oldu acaba...” diye gara karışan cümleyi ise duymaması mümkün değildi. Ancak o sırada garı çınlatan bir polis sireni her şeyi sise buladı. Görüntü buğulandı, sesler tozlandı.
Nebiye, temizlik takıntısı olan bir edebiyat öğretmeni. Her yerde toz görüyor, sildikçe çoğalıyor toz, peşini bırakmıyor. Tozdan kaçarken tozla kaplanıyor Nebiye.

Müge İplikçi Sil Baştan’da silinip yeniden yazılan kaderlerin diyarından bir kesit sunuyor bize. O kaderlerde hepimize ait bir ses ve o sese dair sözcükler var.
O sese yazılmış falların bile zaman zaman çaresiz kaldığı bir gerçekliğe sarsıcı diliyle katılıyor İplikçi.
Hüzünlü bir hikaye... bir o kadar da muzip.

Romanlarım

Kül ve Yel

Romanın ana kahramanı olan Fehime’nin, Yelkovan Kuşu adlı semtte başlayan serüveni, manolya ağaçlı bir evin odalarında farklı koku ve renklerle şekillenmiştir. Alzheimer hastalığına yakalandıktan sonra bir bakımevine kapatılan Fehime, odasında sürekli olarak televizyon seyreder. Ailesinin yaşadıklarını bir hatırlayıp bir unutur. O sırada çıkan savaşı, Yelkovan Kuşu’nun hemen yakınlarında Şerbetçi’deki deri fabrikalarında 20 yıl önce çıkan yangınla özdeşleştirir. Yaşlı Fehime’de şimdiki zaman, geçmiş zamanın içerisindedir.

Cemre

Müge İplikçi, Cemre romanında, ilk romanı Kül ve Yel’in mekanlarında ama yeni zaman dilimlerinde bizi yeni kişilerle tanıştırıyor. Üç kadın kahramanı 1960’lardan 1980’lere, oradan 2000’lere getiriyor. İki büyük siyasal altüst oluşun hayatlarında ve ruhlarında bıraktığı izlerle savrulan kadınlar, her şeyden vazgeçseler bile söyleyecek sözlerinden vazgeçmiyor. Tutkunu olabilecekleri hiçbir şeyleri yok, ama tutkulular. Aşık olabilecekleri erkekler yok, ama aşıklar. Üstelik kendilerini sulara atarken son sözlerini söylemiş olmanın rahatlığı içindeler.

Kafdağı

Roman sizi "teslimat programları"nın dünyasına taşıyor. Teröre karşı savaş fikriyle gerçekleştirilen bu insanlık dışı uygulamanın hayatını yerinden oynattığı Zahide Sohni Mühür ile 1999 Gölcük Depremin’nde çocuğunu ve eşini kaybetmiş olan Gazeteci Emel’in kesişen yazgıları çerçevesinde akan Kafdağı, büyük bir sürpriz sunuyor okura.

Civan

“İpin hareketsizken bir gölgesi vardı ipten farklı. Çuvala benziyordu. Zaman ne olursa olsun asla uzayıp kısalmayan bir gölgeydi. Geçmişti. Tutsaktı. Yalnızdı. Zaman da mühürlenmiş olandı.”
Geçmişinin ve tercihlerinin gölgesinde bir kasaba. Kaçırılan kız çocukları, peşine düşülen gerçeklerle örülü bir kayıp hikâyesi.

Babamın Ardından

Kitap, savaşın acımasızlığını, insanların geçmişlerinden kopartılıp geleceğe sürüklenmelerinin ardındaki kirli oyunları, bir kız çocuğunun tertemiz ağzından anlatıyor. Ülker'in, kaybettikten sonra hayalinde gökyüzüne yerleştirip yıldızlara emanet ettiği babasını, yani Ömer'i özleyişini, annesini, kardeşini, alev saçlı Mary Sunset'i, oyunların gözdesi o kadını, yani Pullu'yu ve ailesini kaplayan sis rengi bulutların arasından sıyrılıp bir dünya kurma gayretini anlatıyor.

Öykü Kitaplarım

Perende

"İçinden daha kuvvetli bir ses o günleri nedensizce daha berraklaştırıyordu. Sonra deli kemancı vardı, diyordu o iç ses, oynak Zeki, usta roketçi Hilmi. Hilmi bir fişekledi mi roketleri çarşı önünden bir şehir yanardı, bir çarşı önü. Gökyüzüne bakardı, Allah ne cümbüş ha, derdi. Deli basardı bozuk yaylara, pijamasının lastiğini sallardı."

Columbus'un Kadınları

Sözde olan bir coğrafya parçası bile sizin değilse kabuslarınızın katmerli boyutu kimliksizliğinize apayrı anlamlar ve anlamsızlıklar yükler. Aynı sözler, aynı hayaller, hep yeniymiş gibi görünen aslında hep bir öncekinin aynısı olan yenilmeler. Belki de mutlak yenilgiye tek direniş cevabı olabilecek tekrarlanıp duran anahtar sözcükler. Peki ya biz, bizim kimliksizliğimize ne demeliydi?

Arkası Yarın

Biz yalnız kendi yaşamlarımızı mı yaşıyoruz, yoksa aynı zamanda başkalarının yaşamlarını da mı? Yaşadıklarımızın ne kadarı gerçek, ne kadarı göründüğü gibi? Müge İplikçi'nin bu öykülerinde gerçekle gerçek dışı iç içe. Öykülerin temelinde, önceki kitaplarında olduğu gibi, yine kadın var.

Transit Yolcular

Müge İplikçi, Transit Yolcular kitabında, olayı olabildiğince öykünün dışına taşıyarak yeni bir biçimi deniyor. Dili yoğuruyor, dille şakalaşıyor, oynuyor. Yeni bir zaman yaratıyor. Yazma özgürlüğünün tadını çıkarıyor. Eylem ve eylemsizliğin iç içe geçtiği öykülerde yollar ve süreklilik ise ayrı bir önem taşıyor. Öyküleri birbirine bağlamada önemli bir işlevi olan Nida, 'Ren' uçağındaki yerini alırken, biz okurlar da koltuklarımıza oturuyoruz.

Kısa Ömürlü Açelyalar

Hayat nedir ki? Korkular, Korkular. Kaçışlar. Hayat nedir ki kaçışlardan başka? Bu öykü kitabı yalnızlığı, iletişimsizliği, yanlış anlamaların yarattığı bozgunu anlatıyor. Dilin bir iletişim aracı olmaktan çıkıp varoluşun temellendiği bir evren olmasının da yolunu açıyor.

Tezcanlı Hayalet Avcıları

Tezcanlı Hayalet Avcıları, günlük yaşamın gözden kaçan ayrıntılarının ve o ayrıntıların ardında örülen gerçeğin ortaya serildiği öykülerden oluşuyor. Ustalıkla kotarılmış öyküler, tek bir ana denk gelen derin kırılmaları dile getiriyor. Ancak o anların sürekliliği, okurun tamamlayacağı başka öykülere yol açıyor.

Çok Özel İsimler Sözlüğü

Müge İplikçi, bu kitabında, bizleri kadınlara, çocuklara, gençlere ve tabii ki erkeklere doğru kısa mesafeli bir yolculuğa çıkarıyor. Kitaptaki isimler ilk bakışta dünya hallerinin anlık fotoğrafları gibi görünse de, sırtlandıkları hayat, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılın haletiruhiyesini derinlikli aktarma konusunda hiç cimri değil. İsimleri “çok özel” kılan da bu zaten.

Anı – İnceleme Kitaplarım

Yıkık Kentli Kadinlar

1999 Gölcük Depremi’nin ardından sekiz kadınla yapılan söyleşi sadece geride bırakılanları değil, belleğin şimdiki zamandaki sorgulamalarını da içeriyor. Bu noktada kitap, coğrafyanın kadınına bellekle kurulabilecek temaslarda nasıl da kırılgan bir aynanın eşlik ettiğinin ipuçlarını taşıyor.

Cımbızın Çektikleri

Varlık dergisinde çıkan makalelerden yola çıkılarak oluşturulmuş bir çalışma var karşımızda. İplikçi, Ümran Kartal ile birlikte kotardıkları bu makalelerde Türkiye’nin kadın sorununa popüler kültür çerçevesinde bakıyor. 90’lı yılların ülke çapındaki kırılmalarını kadın cephesinden yalın bir dille takip etme şansımızın olduğu bu metinler, yazarın öykülerinde sıkça gezinen tematik başlıklara da ev sahipliği yapıyor.

Biz Orada Mutluyduk

Kitap, Müge İplikçi’nin, 2013 Mayıs ayının son günlerinde Gezi Parkı’nda başlayan ve Türkiye’nin birçok bölgesine yayılan direniş sırasında yaptığı söyleşilerden oluşuyor. Yarısı kadın, yarısı erkek yirmi kişiyle yapılan röportajların yer aldığı çalışma, özellikle günümüz gençliğini kavramada ders niteliği taşıyan anlatımlar içeriyor. Antikapitalist Müslümanlar’dan, LGBTİ+ bireylere, Feministlerden, Yeşil Harekete gönül vermiş olanlara kadar, farklı renk ve düşünceden gençler, dünyaya, olaylara ve siyasete, özgürlük ortak paydasından nasıl baktıklarını ortaya koyuyorlar.

Koşuyolu: Dünyalar Kadar

“Çocukluğum, bir ülkenin yeni yeni attığı adımların zamanla denk düşeceği bir mekânda, Koşuyolu’nda geçti. O dönemde orası kırlık bayırlık, börtü böcek dolu sarı otlu arsaların boy gösterdiği bir mekândı. 1950’li yılların başında memur ve işçi ailelerin ev sahibi olmalarını hedefleyen bir projenin ta kendisiydi. Bahçe içinde küçük küçük, bazen tek katlı, bazen iki katlı evler demekti Koşuyolu. Sonrasında dışardan farklı meslek gruplarını da çekmeye başladı kendine. Kadıköy’e, kısaca merkeze pek yakın ama aynı oranda kırlık ve huzurlu bir sayfiye görünümündeydi.”

Çocuk Kitaplarım

Uçan Salı

Hikaye, İstanbul’un yok edilen simgelerinden biri olan Kadıköy’deki eski Salı Pazarı’nda geçiyor. Hayalperest bir çocuğun gündüz düşlerini, okuru gerçek ve hayal arasında duraksız bir yolculuğa çıkararak anlatan İplikçi, bu çok renkli öyküsünü, göz ardı edilen toplumsal gerçekler ve unutulmaya yüz tutmuş insani değerlerle kurguluyor.

Acayip Bir Deniz Yolculuğu

Alerjisi yüzünden aşıdan korkan Kerem’in kâbusu gerçek olur. 'Okulda aşı günüdür! Çocukların hepsi de o kadar çok o kadar çok ağlarlar ki sıradan bir aşı günü, ancak çok eski çağlarda yaşanacak bir serüvene dönüşüverir. İçinde Kerem’le arkadaşlarının, servis şoförüyle hemşirenin, şehla gözlü gemi Kibele’nin ve kötü adam Kadirbilmez’in yer aldığı inanılmaz bir serüvene!

Yalancı Şahit

“Bir kuşağı kot taşlama fabrikasında çalışan ailenin dördüncü çocuğudur Yavuz. Amcası da, babası da fabrikada aynı ölümcül hastalığa yakalanmıştır. Günün birinde, kaderlerini taş atarak kırmak isteyen çocuklarla birlikte kendini, eski kot fabrikasından dönüştürülen cezaevinde buluverir. Hiç görmediği dünyaları resimlediği için öğretmeninin ‘yalancı şahit’ adını verdiği Yavuz’un resim alanı, hücresinin duvarlarıdır artık ve çocukluk düşleri kâbuslarla yer değiştirmiştir.”

Kömür Karası Çocuk

Kendini annesiyle birlikte Türkiye’de bir göçmen evinde bulan Salif’in öyküsü, müziğin iyileştirici gücünü, göçmenliği ve dayanışmayı çocuk gözünden, dilinden aktarıyor. Zor bir konuyu, çocukların duygu dünyasını zedelemeden, çocuğa göreliği gözeterek anlatmayı başaran yazarın, komik sahnelerle, ilginç karakterlerle ve klasik müziğin önemli bestecilerinden birinin metne yayılan varlığıyla kurguladığı öykü, keyifli bir okuma vaat ediyor.

Dondurmam Tılsım

Babasını maden kazasında yitirmiş Seher, annesiyle birlikte Zerrin halasının yanına sığınmış, hem yaşamlarını hem de zeytin ağaçlarını korumaya çalışmaktadır. Çevredeki tüm zeytinlikleri yok etmeye kararlı Hulki Sungur yetmezmiş gibi havuz problemleri de Seher'in canını çok sıkmaktadır. En yakın arkadaşı Saniye ile birlikte yedikleri dondurmanın tadı yepyeni ve beklenmedik olaylara neden olacaktır. Zerrin Hala ve Seher yaşamın çoktan seçmeli sorularını çözebilecek midir?

Saklambaç

“Ahmet Amca onları mağaraya sakladı. Diğer sağ kalanlarla orada buluştular. Komşu köyün insanlarıyla. Gökten mermiler o zaman yağdı. Kimisi mağarada kalmayı tercih etti, kimisi yürümeyi, devam etmeyi. Hayatta kalanlar bir tren istasyonuna kadar gidebildi. İstasyonsa başka yollar demekti. Uzun, çok uzun sürdü yolculuk. Nedense aklında en çok o sarı vaşak kaldı. Belki bu yüzden sonraki hayatı o kedi benzeri vaşağın ona çizdiği yol oldu. Hem var hem yok. Benim dedemdi o. Ne tuhaf değil mi, hayatını hiçbir kitap yazmadı.”