1 Mayıs’taki Ses

İstanbul’da 30 Nisan’ı 1 Mayıs’a bağlayan erken sabahtaki ses sis çanıydı.

Sabah oldu ve biz Ruşen çakır’la 1 Mayıs’a gittik. İstanbul’un Anadolu yakası, puslu bir üsküdar’dı. O saatte sabahın uykulu tezgahını, emektar çiçekçisini, çıtır simitçisini uyandıran bir zurna sesi vardı. CHP’lilerin bir bölümü.

Kabataş’a ilerleyen motora bindiğimizde farklı grup ve yaşlardan bir sürü insanının mırıltısı yükseliyordu. O bizi görmedi ama biz onu gördük. Balıkçı da motordaydı. Orhan Alkaya!

O sırada Kadıköy’den Kabataş’a ilerleyen bir vapurda ise birileri saksafon çalıyormuş, sonradan arkadaşlar söyledi.

Meydan girişine İnönü Stadyumu yönünde ilerledik ve gazetecilerin bir arada olduğu bölgeye gittik. Beleş Tepe, ‘Basın’a özgürlük’ panolarının orada, geçmişin bir sürü eski simasıyla buluşmanın beleş adı ve sıcak sesi oldu. Tansel Tüzel, Esmahan Aykol, Cem Erciyes, Kemal Can, Muhsin Akgün, Metin ve Nuray Soysal, İrfan Bozan, Ersel Ergüz…

Bir ara bulunduğumuz yerin sol tarafında bir hareketlenme oldu; korumalarla birlikte bir sendikanın önemli şahsiyetleri rüzgar gibi geçtiler. ‘Hiç değilse 1 Mayıs’ta böyle bir makam hali olmasaydı’ diye mırıldandık.

Sonrasında Meydan’ın bir nabız gibi atan, genişleyen, yavaşlayan ritminde, farklı koordinatlarda yeni yüzler kadar eski yüzleri de görmeye devam ettik. Hatta bir yerde dayanamadım, galiba arı misali çalışan televizyon standlarının oradaydı, Mete çubukçu’ya el sallarken Rıdvan’ı, Rıdvan Akar’ın panolara yaslanan halini fotoğrafladım. Nilgün Yurdalan, Hakan Şenocak… Meydan arkadaşlığın sesiydi o zaman.

Ardından diğer yönden meydana giren farklı grupları izlemek için Nişantaşı yönüne doğru yürümeye başladık.

Galatasaraylılar, Fenerbahçeliler, efeler, Kangallılar, çerkezler, Lazlar, Aleviler, feminist gruplar, üniversiteliler, 78’liler, sosyalistler, radikal sosyalistler ve daha radikalleri. Renkler… O da ne: Bir ara sarı ve yeşili yan yana gördüm. ‘1977’de buradaydık, bugün de buradayız’ diyen koca bir pankart. Kadıköy Anadolu Lisesi’nin emektarları da oradaydı. Onlardan bir filama kaptım ve filamayı Meydan boyunca giydiğim Kutlukhan Perker’in desenlerini çizdiği tişörte katık ettim. Perker’in desenlerini çizdiği tişörtler Türkiye’deki basına yönelik sansürü protesto etmek içindi. özetle söylemek gerekirse: Kelepçe ve hapishaneydi bu desenler. Susturulan sesin çizgi bulan hali. Susturulmaya çalışılan sesin suturulamayacağı hali. Kısaca sesin yalın hali.

Buna karşın Meydan, yarıma doğru, 30 yılın ardından ikinci kez hareketliliğin, köfte kokularının, müziğin, ritmin, dev hoparlörlerin, teknolojinin yadsınamaz gücünün eşliğinde yeniden ses oldu. Meydan, 1977’de 1 Mayıs’ta yokuşta, 1996’da, bir sokak aralığında, bir cadde başında, iyi günde ve kötü günde, zorlukları sırtlamış gencecik insanların yaşamı çok erken rüzgarlara bırakıp gittiği adlarıyla çınladı. O zaman Meydan onların adlarının yele karışacağı yerde hem yel oldu, hem de ses. Nedense Jale adı hep çınlayıp durdu kulağımda. çok eski emekçi bir arkadaşım olan Hamit Başer’in sokağın başında yanıbaşında yiten genç arkadaşının adını kızına vermesi düştü zihnime. Jale. Ve Meydan cevap verdi o zaman: Burada. Burada. Tıpkı diğer bütün genç insanların adına ses olduğu gibi: Buradaburadaburada…

Sonra Ruhi Su korosu oldu Meydan. Sonra 1 Mayıs Marşı.

Dünyada ve ülkemizde bütün zulümlerin bitmesi inancıyla birlikte. Kavrayan bir sesti 1 Mayıs Marşı ve Meydan. Buluşan, buluşturan.

En önemlisi de şiddet değil, geçmiş değil, insan olarak ve şimdi olarak karşımıza çıkan bir koronun sesiydi Meydan, Taksim, dün- içten içe hayli gecikmiş bir ‘şimdi’yi ve hüzünlü bir geçmişi anlatsa da… Meydan. Güzel Meydan. Renkli Sesimiz. Bir şiir gibi, rengâhenk hallerimiz.