12 Eylül’den bize kalanlar,kalacaklar

12 Eylül, sayısız genç insanın ardından, ONLAR NİçİN öLDüRüLDü, geride kalanlara çatılacak bir üniforma ruhunun adıydı. önlük, forma, deli gömleği, ne derseniz deyin. Genleriyle oynanması suretiyle yazgısına sadık, gölgesinden bile korkan tek tip insan demekti… öte yandan zevzeklik, şaibe ve iktidardakilerin saltanatıyla Türkiye gibi engebeli bir arazide ‘o iktidardakilere yakınsan, taparsan abad olursun’ mantığıydı. Emeğin ve işin kıymetinin neredeyse sıfırlanması, taktik ve strateji oyunlarının hayata geçmesi, parası ve mevkisi olan en güçlüdür demekti 12 Eylül.

O gün 30 yıldır bizimleydi ve gideceğe de benzemiyordu. Ruhumuzdaki üniformaydı o, bir hayat prangası, tutsaklığın daniskası.

Onu giydik.

Yıl 1980’lerdi. Beyaz Türklük modaydı. Cemaat ruhunun filizlenmesi, ithal mallar da. Unutmak, bellek kaybı, faili meçhuller de… Ama biz giymiştik ‘Made in 12 Eylül’ üniformasını bir kez. Bu üniformada neler yoktu ki! Yaşadıklarımızı anlayabilmeyi ve eleştirebilmeyi yokeden saydam duvarlar, engeller kadar zamanın tüm hoyratlığı da; zamana tescillenen vurdumduymazlık kadar, bunun 90’lara, 2000’li yıllara sızacak felsefesi de, kısaca yaşamın anlamını hiç haline getirecek bir edilgenlik hali. Bol kepçe, bir sürü yanılgı içindeydik.

Ama beis yoktu: Liberal ekonomiyle gelişecektik her nasılsa. Türkiye çağ atlayacaktı… Japon mucizesi… Bunun böyle olmayacağını biliyorduk ama elimiz kolumuz bağlanmıştı bir kez.

Daraldık. Giysi pek dardı çünkü. Sentetikti. Ucuz kumaştandı.

Farklı bir biçimde söyleyecek olursak: Türkiye beyne giydirilen bu tür üniformalardan ve bu üniformaların kapladığı alanların daraltıcılığından gerçek anlamda hiçbir zaman kurtulamadı. Sadece iktidarın telaffuz edildiği merkezden değil, merkezin nüfuz ettiği gündelik yaşamdaki her türlü pratikte de ağırlığını hissettiren bir baskıydı o. (Bakınız televizyon!) Hâlâ öyle. Tek tip insan yaratma fikrinden beslenen ve ucunu gözden yitirdiğinizde her türlü totaliter yapının ağırlığını çok net unutacağınız bir haldi bu. Bu hal, şu hal, OHAL…

Hepsi aynıydı. İnsanı tutsak etmek. Usul yönünden baktığınızda farklı suretler ve kalıplarmış gibi görünen ama aynı senaryonun benzer diyalogları. Bu bizim tarihselliğimiz; bu bizim toplumsal belleğimizdeki yaşamsal yanılgımızdı.

Terledik. üzerimize yapışan, sadece bizden yiyen bir giysiydi 12 Eylül.

Bu baskının tam karşısında fark edebildiğimiz özgürlük ya da özgürlük arayışı ise bir özlem olarak içimizde, nicedir ama nicedir filizleneceği günü inatla bekliyordu.

Bir of çektik. Benliklerimize, kimliklerimize giydirilen her türlü üniformadan çok bezmiştik.

Hiçbir umut yok muydu yoksa?

Yok yok bu kadar yanılmış olamazdık.

Ama… Ama Hrant Dink suikasti hâlâ aydınlanmayı bekliyordu. Bugünkü yaşadıklarımızın farklı bir miladı, bugünkü kıstırılmışlığımıza ayrı bir kilit vuran bu suikastin gerçek ‘ama en gerçek’ faillerinin bulunmasını istiyorduk artık… O NİçİN öLDüRüLDü? 12 Eylül’le hesaplaşma platformuna dönüştürülen referandum için: Sorulacaksa ilk etapta sorulması gereken sorulardan birisi de budur.