10/10/2006
Teknoloji toplumu fikrinin kısmi bir hakikat içerdiğini söyler Henry Lefebvre “Modern Dünyada Gündelik Hayat” adlı kitabında. Ona göre bu fikri benimseyen teorisyenlerin tasarlayıp hayata geçirdiklerinden farklı bir hakikattir bu. Göreli bir hakikat… İşin daha da açmaz yanı şöyle vukuu bulur: “Bu göreli hakikat, tanım itibariyle nihai hakikat haline gelmek istediğinde, bir hataya, bir ideolojik yanılsamaya, bir durumu doğrulayan mitosa dönüşür, tarihin ve tarihselliğin zararına olarak kendi tarihsel yeniliğini değerli kılar, katlanılamaz olanı gizler.”
* * *
Katlanılamaz olan, içine su katılamayan gerçeklerdir.
***
İman El Hams’dı adı. Filistinli ve 13 yaşındaydı. İsrail askeri radyosunda bir asker olup biteni şöyle anlatıyordu: “Filistinli kız elinde çantayla mevziye yaklaşıyordu. Askerler ateş açınca kaçmaya başladı, ancak fazla gidemeden vurulup yere kapaklandı. Subayımız yerde yatan kıza yaklaşıp başına iki el ateş etti, bununla da yetinmeyip tüfeği otomatiğe alarak şarjörü, zaten ölmüş olan kızın üzerine boşalttı. Durması için seslendik, ama bize kulak vermedi. Gördüğümüz sahne çok kötüydü ve içimizi yaraladı. Bir kız çocuğuna böylesine saldırmak hepimizi kirletti…”
Burada katlanılamaz olan böylesi bir yalın gerçekliğin evrilebilecek bir çözümlemeye ulaştırılamayacak olmasıdır. Buradaki yanılsama, yüzyıllardır olageldiği üzere, savaşın ne olursa olsun devam etmesi üzerine kurulmuş olan mitselleşmiş yanıdır ve bu yan elbette katlanılamaz olan insani boyutu bertaraf etme suretiyle varlığını devam ettirecektir. Geçmişten farklı olansa hiçbir şey olmamış gibi herkesin yoluna devam etmesi, katlanılır olanların sahteliğinin hepimizi aynı zamanmerkezciliğin içine çekmesidir.
Katlanılır olan nedir günümüzde?
Bir şarjörün ağzından boşaltılan mermilerin bir kanlı savaşın üzerine boşaltılan mermiler olduğu mu? Elbette hayır…
Katlanılır olan, bu mermilerin somutlaşmış ve kanıksanmış bir ölüm yargısına her iki tarafca da cisimleştirilecek ve kanıtı dünyevi kılınacak birer vücut bulması değil midir? Bir beden, bu bedene taşınan ulus-devlet mantığının insan aklının sınırlarına hükmetmesi? 13 yaş fikrinin daha nice baharlara gebe olabilecekken sözde belli coğrafyaya sıkıştırılmış bir kıstırılmışlığa kurban verilmesi ve buna savaşın meşruiyeti gözüyle bakılması mı?
Sahiden de savaşın meşruiyetine inanmak mıdır katlanılır olan?
Bir beynin, iki silah darbesinden sonra bütün vücuda boşaltılan şarjörün verebileceği acıyı sünger gibi çekerken “o zaten ölmüştü” fikrine yamanmak mı?
Bir asker kendisine verilen emiri yerine getirir mantığı mı?
Dünya toplumlarının ekonomik anlamda katettiği o uçsuz bucaksız büyüme karşısında cılız bir gelişmeye tanık olduğunu kafamızdan silmemiz mi?
Tüm bu gürültü içersinde beden-arzu-zaman ve mekan gibi güdülerimizde varolan özerkliklerimizin ekonomik gelişme ve teknolojik egemenlikle yaşadığı çetrefil durumu sümen altı etmek mi?
Çıkmayan sesimize kulplar bulmak ve bir insanın 13 yaşındayken hayatla nasıl bir bağı olduğunu düşünemeyecek kadar meşgul olmamız mı?
Yoksa “orada bir yer var uzakta” fikrini bize dokunmadığı müddetçe bin yıl yaşayacak bir dizi repliği ya da bir haftasonu ekindeki güzel evleri anlatan reklam spotu gibi görmemiz mi?