10/10/2006
Hayatın belli başlı üç anlamı olmalıydı Sisler Bulvarında yaşayanlar için.
Elde bir: Aşk. Ardından dünyayı kavrama merakı. Derken bu merakla ilişkilendirilebilecek devrim inancı, kısaca risk alma gücü… Aşk için dünyadaki bütün Ayseller dersek -bir bulvarın yağmurlu taşlarına vuran ayrılığı düşünerek, dünyayı seçebilmek için benzeri bir tutkuyu dillendirmek şart- kentin camlarının ölen bir ağaca yaslandığı aynı bulvarda. Devrim inancının ise, gözlerini diktikleri zifiri bulvarın ruhlarına “kalk gidelim”i fısıldamasının çok daha ötesinde bir gitmek olduğunu biliyoruz.
Çok uzaklara çevirelim gözlerimizi şimdi. Kendi güneş sistemindeki canlıların aşklarını, dünyayı kucaklama ve değiştirme merakını yitirdiği muzdarip bir gücü ve bu gücün tam da bu yüzden zamana tutsaklığını düşünelim. Zamana tutsaklığı, halkının bu ruhsuzluğunu değiştirebilmesi ile mümkün olan bu kadim gücün adına gece hükümdarı diyelim, mutsuz hükümdar.
Masal bu ya, hükmü sadece mutsuzluğa geçen gece hükümdarı salt zamanı değil hayatı da değiştirmek istermiş. Yaşadığı kainat, perdelerini sislerden kaldırmış, ruhsuzluğu baştacı etmiş ve manyetik bulvarlara keskin gündüz ışığı zumu yapan bir kainatmış. Her şey açıkta ve canlıların elinin altındaymış ama bu ışık seli ve selin yarattığı netlik, mutluluk yerine yeni mutsuzlukların kaynağıymış canlılar için. Canlılar gittikçe tek renk, tek ses halinde monotonluğun kölesi haline gelmişler. Soru sormamakta, çığlık atmamakta, yüzyıldan beri aldıkları Proz adı verilen tabletlerle ortalıkta gezinen gölgesiz bulutlar gibiymişler Gece hükümdarı son çare olarak veziri ejder kartalı yanına çağırmış. Ejder kartaldan çok uzak başka bir kainattaki duyguları çalıp getirmesini dilemiş. Bu uzaktaki kainatın adı elbette Sisler Bulvarıymış. Dünyada, Türkiye’de, İstanbul’da, Aksaray’daymış. “Oradaki duyguları çal getir bana” demiş gece hükümdarı. “Oradaki dikbaşlılığı, oradaki aşk ve tutkuyu, devrim inancını…”
“Ama sevgili hükümdarım bunlar tehlikeli duygular, bir gün ummadığınız biçimde size geri dönebilir,” diye uyarmış onu ejder kartal. “Biliyorum, biliyorum” demiş gece hükümdarı kendi zamansızlığının koşulunun kainatındaki canlıların gerçekten yaşayan canlılar olmasına bağlı olduğunu hatırlatarak iri kuşa; “Benim zamansızlığım senin de zamansızlığındır, unutma” diyerek…
Aldığı büyük misyonun bilinciyle yanıbaşındaki ışık enerjisine kafa tutarak deliler gibi kanat çırpmış kartal ejder yol boyunca. Günlerce sürmüş yolculuk. Ama namlunun ucunda zamansızlık hedefi varmış ve tarihe meydan okumak her yarı ölümlü gibi kartal ejderin de aklını çelmişmiş bir kez.
Heyecan, yorgunluk, bezginlik. Nihayet bir Kasım günü varmış Sisler Bulvarı’na. Ancak gel zaman git zaman hissi Sisler Bulvarını da etkilemiş. Ve korkulan olmuş: Ejder kartal artık böyle bir bulvarın kalmadığına tanık olmuş. Bulvarın şairini yitirmiş bomboş bir meydan olduğunu, Aysellerin artık emekliye ayrıldığını, kalbini susturamamanın realite şovlara kaldığını, devrimin içi geçmiş romantizm diye tanımlandığı bir “şimdinin” yaşandığını gördüğünde çok şaşırmış. Dünya denilen, Türkiye denilen çemberin feleği olan entelektüel reflekslere kala kala kinayeli gülümsemeler kaldığını gördüğünde -çok. Hele olmaktan çok oluşmak fikrinin mimarlarının terennüm ettikleri, içinde yolsuzluğu ve Özalyen tripleri barındıran “Büyük Dünya-Büyük Türkiye” hayaline öylece bakmaktayken ahali -çok çok…
Olmayan bulvara gece çöktüğünde hüngür hüngür ağlamaya başladığını biliyoruz ejder kartalın “bu bulvar benim son şansımdı kainatım için” diye.
Derler ki dünyanın gölgesiz güçlerinin sonradan yüz yirmi yıllık patentini aldığı kuş gribi virüsü o geceki kızgın ve kırgın göz yaşlarından bulaşmış ejder kartalın, dünya denilen bahtsız küreye.