10/10/2006
Hasan Cemal’in kitabından sonra, pekala “üzerimizdeki iz” yerine “is” de diyebileceğimizi, dememiz gerektiğini fark ettim. Cumhuriyet Gazetesi 1970-90’lar arasında nice gelgitler yaşadı. Cemal’in tüm bunları, “mutfaktan” ve kitabın öznelliğiyle ilgili süren tartışmalara rağmen “dürtücü” bir biçimde resmettiği ortada. Kitapta herkesin kendi yarasını bulması mümkün. Ben ve benim yaştakilerin payına düşense 12 Eylül 80 darbesini, o çaresiz miladı yakalamak. Evet yirmi yıllık bu süre içinde Türkiye’nin en büyük siyasi depremi olan 80 darbesinin bugünkü hayatlarımıza sinmiş olan aksini, darbenin kendisinden çok bugünkü hayatlarımıza yansıyan aksini ve metaforunu bulmanız mümkün o sayfalar arasında. Cemal, kim ne derse desin, bunları kaleme alarak içimizdeki enkaza son darbeyi alenen vurmuş oldu.
Cumhuriyet Gazetesi ben yaştakilerin ilah gazetesiydi, onu okuyarak okumanın ne olabileceğini öğrenmiştik. “Biz” diyebilmenin spor takımı tutma gibi algılanmayacağı, aşağılanmayacağı bir dönemin vaadlerinin içindeydik. Düşünmek önemliydi. Devlet faşistti. Sol bir kurtuluştu. Mücadele etmek gerekiyordu. Biz’in içersindeki beni seçebilmeyi tasarlayacak bir geleceğe inanmak vardı akıllarımızın bir yerlerinde. Bugünkü gazeteleri 80’li yılların Cumhuriyet’iyle kıyaslamamızın kökeninde Cumhuriyet’in yoğun içeriğiyle tescillenmiş bir okur belleğinin rolü çok fazlaydı Ama gelin görün ki içeriye tutulan bu ayna günümüz kültür hayatının insana saç baş yolduran çaresizliğini de gösteriyordu. Yer yer karikatürleştirilmiş olsalar da bu gazetenin insanlarının bugünkü yorulmuşluğumuza ve bitikliğimize yansıyan bir isi vardı, üzerimize sinmiş bir hüzün, ağdalı bir çaresizlik hissiyle birlikte. Doğru, insandılar onlar da ama kendilerine ve yüklendikleri potansiyele sığamayacak-yakışamayacak-akıl alamayacak ölçüde iktidar hırsıyla gözleri dönmüştü ve ne yalan söyleyelim, yaralıydılar. Ritüelleşen, abideleşen her şey gibi ritüelleşmesini sağlayan temelin üzerine çöktü gazete, geriye memur zihniyetli bir sol bırakarak…
Bugünün kültürel hayatının aynasında gördüğümüz budur. Sadece bu da değil. 80’li yılların aksi ve metaforu derken kültürel eleştirme mekanizmalarına, hem de benlik politikalarına gönderme yaptığımı biliyorum. Bu kitabı, yıllar geçtikçe karargâh ve ordulara duyduğum antipatinin yer yer aydınlarla yer değiştirmesinin somut bir kanıtı olarak kabul ediyorum, bu da bana hüzün veriyor. Önemli olan insanın Kemalizmle, toplumsallıkla, toplumsal gerçekçilikle, solla değil kendisiyle hesaplaşması. Şu hislerinizin bildiği ama aklınızın kabul etmediği “kendinize geç kalışlarınız” türünde bir duyguyu kamçılıyor Cemal’in kitabı.
Hazin ve ironik olan şu: Bugün bir yazar konumundayım. Ancak yazarlığın ne olduğu konusunda kafam allak bullak. Emin olduğum tek husus şu: 14-15 yaşlarında sıkı bir Cumhuriyet okuruyken “yazar” olmanın ne demek olduğunu ezbere söyleyebilirdim, bugünse cevabım “bilmiyorum” olacaktır. Bir tek bundan eminim… Bir yazar ne yapar, toplumdaki işlevi nedir, lobicilik ve kulis yaratmak, susmak-sonuna-kadar-susmak (hatta konuşurken bile susmak) yazarlığın ya da aydın olmanın neresine denk düşer, bilmiyorum artık.
Theodor Adorno, “kültür ancak, yozlaşıp kendi karşıtına dönüşmüş olan bir pratikten, dolayısıyla insandan uzaklaştığı oranda insana sadık kalabilir” diyordu. Belki de Cumhuriyet Gazetesi’nin yarattığı ışık prizmasının nedeni buydu. Hayali bir kitleye, ulvi hayali bir yazar grubu yön vermişti. Gazetenin asıl gücü buydu, dokunulmazlığı, destansılığı. Yılların ivmesiyle benim de içinde olduğum o okur kitlesinin süreç içesinde hantal bir hayalete dönüşmesine tanıklık etmiştik, biliyorduk bu girdabı bilmesine de, hayatın en politik, en hareketli ve bereketli olduğu o kesit noktada yazar grubunun aslında o hayaletin yapı taşı olduğunu “reel anlamda” öğrenmek çok ağır geldi…