10/10/2006
Roland Barthes’a göre sözcüklerden oluşan bir cümle gerçekte iki bildiriye sahiptir. Bunlardan biri anlatım düzlemi, diğeri ise içerik düzlemidir. Kısacası her bildiri, bir anlatım ya da gösteren düzlemi ile bir içerik düzleminin birleşmesinden oluşur. Dolayısıyla elimizdeki liste, içinde sadece basitmiş gibi görünen bir terminolojiyi barındırsa da aslında ideolojinin genel geçer aygıtlarının dil ile nasıl meşruluk kazandığını göstermesi bakımından çok önemlidir. Buradaki önemli ve belki de açmaz nokta tek bir ideolojinin ya da tek bir devletin sahip olduğu yetkeler ve bunlara karşı alınacak önlemler değil, devlet ya da yetkili kurum her ne ise onların bu yetkelerle ayakta kalıyor olmalarıdır.Karşılıklı söz oyunları ve yer değiştiren sloganlarla güçler ve elbette zayıflıklar pekiştirilir. Dolayısıyla mesajlar ne kadar önemliyse bu mesajların kimler tarafından belirlendiği de bir o kadar önem taşır. Gene Barthes’a dönecek olursak onun reklam dili için getirdiği tanımı burada rahatlıkla kullanabiliriz. Reklamlardaki birinci bildirinin “tümcenin taşıdığı reklam amacından tam olarak soyutlanıp sözcüklere sıkı sıkıya bağlı kalınarak kavranmasıyla oluşmakta olduğunu” söylemektedir Barthes. Böylesi bir söylemin içindeki ilk bildiri düz anlam bildirisi, diğeri ise çözümsel bir özellik sunmayan yananlam bildirisi olarak karşımıza çıkar. Asıl üzerinde durmamız gerekli olan da bu yananlam olgusudur zaten. Barthes, bu olgunun önemine değinirken bize sunulan kodlu mesajların nasıl okunabileceğinin de ipuçlarını vermektedir. Yananlamın değişik biçimlerde sunulması bir yana (ki aslında doğa-kültür diyalektiği içinde kadın-erkek ya da benzeri ikili karşıtlıklar ve bu karşıtlıkların ortaya koyduğu kavram ve olgular doğrultusunda tarih boyunca izini sürebileceğimiz bir tanımdır bu) yaşadığımız çağda bir yananlamlar uygarlığı içinde olduğumuz gerçeğini de sunmaktadır. Verilmiş olan kodların çözümü aracılığıyla karşımıza çıkan yananlamların üstleri örtülü olduğu için onlardan habersiz yaşamamıza şaşmamalı. Onlardan habersiz ama onlarla çepeçevre sarılı bir halde sürdürdüğümüz yaşamlarımız…Gerçeklik ilkesi nerede diye sakın sormayın. Böyle bir ilke varsa ve önemliyse bunun iktidar”lı” ve dolayısıyla güçlü olmakla birebir örtüştüğünü de ileri sürebiliriz. Sert ve otoriter olmak durumundasınız, aksi taktirde birlik ve düzen sağlanamaz. Dahası size inananların da çoğalması gibisinden bir probleminiz varsa elinizi sıkı ve sert tutmak durumundasınız. Şimdi “huzur harekatı”nın sakıncalı bulunup yerine “teröristlerin ve suçluların aranması, suçluların takibi” biçiminde uygun bulunan terimlerin yananlamlarında neler yatabilir, bir düşünelim. Huzur harekatının düz anlamı, dirlik yaratma eylemi ise burada ki yananlam olsa olsa insanların eşit ve dirlik içinde yaşaması anlamına gelebilir. Huzur’un kafanızda yarattığı şey tamamen pozitif bir duygudur. Ölüm ve İslamı işin içine katmadan yeşil ve doğayla, sakinlik ve kafa dinlemekle tanımlayabilirsiniz. Sonuç olarak yumuşak ve neredeyse özverili, yapıcı bir anlamı vardır huzur harekatının. Oysa devlet olarak sert bir üslup ortaya koymak durumundasınızdır. Aksi taktirde “sayılmazsınız”. Dolayısıyla teröristlerin ve suçlularnı aranması gibi daha sert bir deyimi seçmek daha uygundur burada. Huzur harekatının yananlamında yatan neredeyse barışçıl ve iktidar belirtmeyen üslup, ikincinin sert, haşin ve affetmez yananlamı karşısında boyunun ölçüsünü almaya hazırdır. Buna bağlı olarak “barış çağrısı” nın neden sakıncalı bulunduğu ve yerine “terörist faaliyetlere geçici ara verme” teriminin konulduğunu anlamak o kadar da zor değildir sanki. Burada devlet konumunda olan yetkeler ağı kendini alabildiğine güçlü sunmak kaygısı içindedir (Devletin kafamızdaki genel tanımına hemen bir bakalım: denetlemeye bağlı olmayan, benzerleri tarafından tanınmış siyasal ve bağımsız topluluk yerine dev-leşmek, dev gibi olmak, güçlü olmak, hükmetmek tanımlarına ne dersiniz?)
Bu durum karşısında yananlam olgusunun etik değerinin incelenmesi de kaçınılmazdır. Düz anlam ve yananlamlı ikili bir bildiriyi birlikte algıladığımızda ne olur? Barthes, ikinci bildirinin. Birincinin altında saklı olduğunu bilmemiz gerektiğini savunmaktadır. Sakıncalılar listesindeki sözcüklerin şiirsel bir yanı olduğunu düşünelim şimdi de. Gerçekten de gerilla, peşmerge, başkaldırı, asi, mülteci, isyan, ayaklanma gibi sözcüklerin düz anlamları bir yana içlerinde taşıdıkları eğretilemeli anlamlarına bir bakalım. Bu sözcüklerdeki bu lirik tat tehlikeli bir lezzete sahiptir. Bir asiye bakış açımız daha sıcaktır ve hatta insalcıldır da, terörist ya da terörist unsur gibi dışımızda olan, yabancılaştığımız sözcüklerle tanımladığımız- ya da tanımlamak bile istemediğimiz şeylere (!) daha mesafeliyizdir. Terör dendiğinde sadece kan aklımıza gelir. Savaş dendiğinde ise ölmekte olan birinin gözlerini dahi düşünebilirsiniz. Bir savaş filmine gitmenizle, bir terör filmine gitmeniz arasında dağlar kadar fark vardır. Terör kendinizi her zaman ötekinden uzak tuttuğunuz, kendine has özel bir alanı olan bir sözcüktür. Dolayısıyla ideoloji bu romans söylemini yıkmak ve bunların yerini alabilecek alabildiğine somut anlamlı sözcüklere yer açmak durumundadır.