10/10/2006
Sadece bacaklarına vuran bir ışıkla, odanın içinde, belki saatler, belki de asırlardır sürüp giden bir yalnızlığın içine gömülüydü kadın. O nehrin – yatağı gün geçtikçe daralan,artık çıkışı olmayan o nehrin – sonuna gelinmişti işte. Ellerini karnında toplamış bekliyordu. An’a sahip çıkabilmek geçmişe sahip çıkabilmek gibi değildi, bu kesin. Ama ân, bu sonbahar akşamının hüznü ve gerçeğe geçirilecek kılıflarıyla gene de kendinindi. Kadın, o halde bu yalnızlığın biricik kölesi ve biricik efendisi olmaya namzetti. Bu girdabın içinde kaç kere kendi ve kaç kere kendindeki kimsesizliği için, nedenleri bir kez daha sıralayarak, öznenin edimsizliği ve kırık dökük savruluşlardaki inatla var olma çabası için oturduğu yerden kaykıldı, eller çözüldü, bacaklardaki ışık , damarlı o ellerin üzerinde ağır ağır egemen oldu.
Odanın bir başka köşesinde onu tüm çizgileriyle tanıyan o adama, şimdi artık geleceği asla olmayacak, son kez, günahların içine girip bir daha asla oradan çıkmayacak, artık hiçbir yerde başlamayan ve hiçbir yerde bitmeyecek olan o son sözü söyledi:
“Seni Seviyorum.”
* * *
Roland Barthes’ ın Lacan üzerinden tanımladığı bu iki sözcük ne dilbilime girmektedir, ne de göstergebilime. ” O bir tümce değildir, bir anlam iletmez, bir uç duruma yapışır”1 ve belki de aşkın en belirleyici sözcükleridir bunlar. Onlarda başlangıç veya son önemli değildir; nerede ve nasıl olunduğu da. Kendi söylemini kendi yaratan iki sözcük, neredeyse hem gönderenden hem de alandan bağımsız ayrı bir dünyadır artık. Koşulsuzluğu da iktidarı da kendi içinde yaratır; koşulları ve iktidarı belirleyense genellikle zaman ve etraftır. Etraf, yeri geldiğinde ahlak, aile, arkadaşlar, yeri geldiğindeyse devletin ta kendisi bile olabilir. Dolayısıyla bir zaman sonra sevgi ve aşkı değil, etrafı yaşarız. Onlardan bize sunulmuş olanları ve onlardaki bizi.
Bununla bağlantılı olarak , gene bu sözcüklerle gelen ve en az onun kadar etkili olan diğer iki sözcüğü de çoğunlukla hemen arkasından duyarız: Sevgilim Benim.
Dolayısıyla bir kez daha, sevginin ya da sevme ediminin aslında hiyerarşik bir düzenek olduğu da ortaya çıkar böylelikle. Aslında aşk mı bir benimseyiştir yoksa benimsemenin zaman içindeki biçimi midir aşk, kestirmesi güç. Belki de hepsinden bağımsız, insanlık tarihinin o tanımsız duygusudur ve tarihin karanlık sayfalarında kalmalıdır bu yüzden. Varlığını sevgiden çok, tutkudan anladığımız aşk, biraz da o tutkunun içindeki “ben”imseyiş (benim deyiş?) de değil midir?
Ortega Y Gasset, “sevgilim benim” sözcüklerini seslendirdiğinde , bunun hiç kimseye yöneltilmiş olmadığından ötürü söylem oluşturamadığını, söylem olmadıklarından ötürü de sahici bir sözel eylem de içermediklerini savunur:
“….Yine de, o sesin bir anlamı olur aslında. Peki ne? Aşk denen gerçeği tanımlamak gibi sakıncalı bir işe kalkışmayacağız elbette. Tanımlasak tanımlasak o ifadenin ne anlama geldiğini, o ifade dile getirilir getirilmez bulduğumuz anlamı tanımlayabiliriz ancak.”2
Daha da açmak gerekirse, Gasset, bir annenin söylediği sevgilim sözcüğünün, bir aşığın söylediği sevgilimden farklı olduğunu, bununsa dilbilimciler açısından çift anlamlılık taşıyan bir niteliği olmadığını belirtir. Bu farkı anlamanın tek yolunun sevgi sözcüğünün soyutlanarak, gerçekte söylenmiş bulunduğu her türlü bağlamdan koparılarak ele alındığında, başlı başına bir sevgiyi oluşturmayan bazı özellikleri anlattığını söyler. Ona göre bu sözcüğün anlamlarına dayanarak belli bir somutlamaya gidilemez. Bunun için o anlamda bulunmayan başka özelliklere de başvurulması gerekmektedir. Dolayısıyla buradaki sevgi bir anlam parçacığıdır. Onu salt sözelliğiyle almak yerine, bağlamında söylediğimizde, gerçek ve eksiksiz bir anlamı da bulmuş oluruz Gasset’e göre.
* * *
Sevgi sözcüklerinin karşılıksızlığı ya da güdümlü tanımları bir yana işin toplumsal cinsiyetçi-lik anlamında ince noktaları da bulunmaktadır hiç kuşkusuz; bu noktaların getirdiği hassas ayrımlar da cabası…
Bir erkek bir kadına seni seviyorum derken, bir kadının bir erkeğe bu tutkuyu dile getirişindeki heyecanını, kuşkusuz evet,belki daha da fazlası, ancak aynı içselleştirmeyi mi yaşıyordur kendi içinde?
(Neden hayalleri yıkılan en çok kadınlardır aşk ilişkilerinde ve acının rengi hep daha tortuludur onların yüreklerinde? Erkeklerse iş işten geçtikten sonra…)
Erkekler: Daha erkeksi olmak, daha egemen olmak, daha toplumsal ve belki de daha üstün körü olmak durumunda değil midirler? Ve kadın, daha kırılgan, ürkek, daha korunası değil midir seni seviyorum derken karşısındakine; daha tutuk, sessiz-çığırtkan olurken bile daha sessiz. O halde işin gerçek ve eksiksiz yanını araştırırken, söylemi ve bu söylemi oluşturan aktörleri ve rollerini de göz ardı etmemeliyiz. Aşk ilişkisinde bu geleneği parçalayan kadınlar, ki çoğu erkeğin de bu kadınların üstünden aşkı ve kişiliklerini sorguladıkları görülmüştür, ya Elizabeth Bennet olmak durumundadırlar; ya da yapı bozumcu o teknikle iç dünyalarını bir savaş alanına dönüştürmek, yok edici olmak, yok olmak. (Ya Darcy’den hoşlandığını ilk anda belli etmeyeceksin ya da şu Zeynalardan olacaksın!)
Bu kodlarla başlayan bir ilişkide yukarda sözünü ettiğimiz benimseme de bu kurgudan nasibini alacaktır elbette. Tam da bu noktada bir iktidar sorunu olarak çıkar karşımıza sevgi. O halde aşk bir iktidar biçimidir de aynı zamanda.
* * *
Bertrand Russell iktidarı düşlenen sonuçların elde edilmesi olarak tanımlıyor. Tüm iktidar biçimlerinde olduğu gibi aşkta da düşlenen bir sonucun zaman içersinde bir karabasana dönüşmesinin nedeni ne olabilir? Ve dahası bu karabasanı ortadan kaldırırken yerine koyabileceğimiz yeni iktidar biçimi yeni düşleri nereye kadar ve hangi biçimde bireye sunma etkinliğine sahiptir?
İçinda yaşadığımız koşulları düşünelim bir kez daha. “Sivil İtaatsizlik”3 adlı makalesinde Hüsamettin Çetinkaya, modern dünyanın etkin bireyi değil egemen bireyi öngörmekte olduğunu, ancak bireyin egemenlik koşullarını yaratmadığını, tersine yok ettiğini savlamaktadır. Modern dünya, kadın ve erkek ilişkilerini bir kez daha üretir ve neredeyse “ideolojik” kılar. İdeolojiyse biireyleri tutsaklaştırma suretiyle erkeksi güç ve erkeksi olanı meşrulaştırmaktadır hala.4 Birey özgürlüğü yoktur ki dahası istensin.
* * *
Foucault’nun hapishane, hastane ve tımarhaneler üzerine söyledikleri, bu kurumların dışında başka bir özgürlük olgusuna rastlanamayacağıydı ve belirgin bir umutsuzluk taşıyordu neredeyse. Onun bütünsellikleri günlük yaşamın içindeki modern hayatın içinde yoktu ve modern insan için özgürlük olası değildi. Modern insanı yönlendiren “hayatı nesne edinmiş modern iktidar teknolojileri” idi ve bu iktidar aygıtları tarafından, gene insanların hayatları ve bedenlerinde iz sürercesine kendilerini üretiyorlardı.5
O halde baskının gerçek yüzü neredeydi? Terry Eagleton bu baskı güçlerini Foucault’nunkinden daha farklı bir biçimde ele almaktadır.
Buna karşın Terry Eagleton’a göre her şey ideolojiktir ya da her şey siyasidir diyen radikaller, bindikleri dalı kestiklerinin henüz farkında değildirler. İdeoloji ona göre daha farklı bir seyir yolu izler. Kadın-erkek ilişkisine indirgendiği boyutta da gene aynı tezi savlamaktadır:
“…Karı koca arasında tostun o kömür rengine kimin yüzünden büründüğü konusunda çıkıveren bir kahvaltı kavgasının ideolojik olması gerekmez; fakat bu kavga, örneğin, cinsel iktidar meseleleriyle, toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin inançlar ve benzeri sorunlarla ilgili bir yön kazanmaya başladığında ideolojik bir hal alır.”6
İdeoloji ve iktidar terimlerinin tanımını, hemen her şeyi kapsayacak biçimde açmak, bunların gücünü, belki de bu güce karşı sarılabilecek karşıt güç pratiğini zayıflatmaktan başka bir şey değildir. Ve Eagleton’a göre böylesi bir tutum sadece ve sadece egemen düzenin yararına olan bir durumdur.
“… ‘Erkekler kadınlardan üstündür’ tümcesi (bir hakim iktidarı destekleme anlamında) ille de ideolojik olmak zorunda değildir; yeterince alaycı bir biçimde dile getirildiğinde pekala da cinsiyetçi ideolojiyi devirmenin bir yolu olabilir.”7
Eagleton, ideolojinin dille değil, söylemle ilgili bir sorun olduğuna inanmaktadır. Bir önermenin ideolojk olup olmaması, söz konusu önermeyi söylemsel bağlamından kopartılmış bir halde incelemeyle söz konusudur. Bir yazının bir edebi eser olup olmadığına da aynı yöntemle karar verebiliriz. Onun tanımları doğrultusunda ideoloji, bir ifadenin içerdiği dilsel özelliklerden çok kimin kime hangi amaçlarla ne söylediğiyle ilgili bir sorunsaldır.
Başka bir deyişle Seni Seviyorum, Sen Benimsin ile Seni Seviyorum, Sen Benimsin arasında dağlar kadar fark olduğunu söylemektedir Eagleton.
* * *
Genç kadın yeni çıkan sivilcesini sevmedi. Genç adam onun yüzüne baktı, sonra onu tam da o sivilcenin üstünden öptü. Genç kadın utandı, yere baktı. Oturdukları balıkçı restoranında bir su devir daim makinesi vardı. Genç kadın her zamanki darma duman gülümseyişiyle devr-i alem, dedi, gözlerini bu kez bir takanın fosforlu bir tablodaki durağan seyrine bıraktı. Genç adam o bakışları takanın ön dümeninden topladı, devr-i alem dünya turu demek, dedi. Genç kadının bakışlarını alıp kalbine bastırdı. Devr-i alem daha güzel, dedi kadın. Düşünsene bu suyun ucunun Bahama’ya dek uzandığını.
İkisi de bu fikri sevdiler. Besbelli sevdiler; bavulsuz, sevecen dosdoğru Bahama’ya gittiler, bir takaya bindiler, fosforlu bir deniz kıyısında çupra yediler. Genç kadın yeni çıkan sivilcesini patlattı. Öte yandan devr-i alemin öbür ucunda diyelim ki bir bayramdı ve bir genç adam ve bir genç kadın küçük bir sahil semtinde oturmuş bekliyorlardı.
Elbette zamanın geçmesini değil; suların akmasını, akıp; yeniden onları bulmasını, yeniden, sonra ve hep yeniden…
1 Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar, çev: Tahsin Yücel, Metis Yayınları, İstanbul, 1992, sf 137
2 Ortega Y Gasset, İnsan ve Herkes, çev: Neyire Gül Işık, Metis- İstanbul 1995, sf 225
3 Hüsamettin Çetinkaya, “Sivil İtaatsizlik”, Edebiyat Eleştiri (Özel Sayı), Güç ve Özgürlük, No:5, sf 128
4 Elizabeth Grosz iktidar ve öznellik üzerine çağdaş teoriler başlıklı makalesinde düzeni sorgulayan diğer tüm teoriler gibi feminist teorinin de patriarkal bilgileri etkili bir biçimde sorgulaması koşulunu öne sürmekte ve bu yöntemi izlerken öncelikle eleştirel ardından çıkarımcı bir tutum takınma gerekliliğinin altını çizmektedir. Başka bir deyişle feminist teori kendini, ortaya koyacağı ve yeri geldiğinde karşı duracağı varolan iktidarın ve yarattığı ideolojik baskının durum ve koşulları içersinde oluşan bir strateji biçiminde görmelidir. Düşmanını en zayıf noktasından vurmak için bu düşmanı içten içe bilmek durumundadır. Patriarkal toplum ve teorik paradigmalarla ilgili bir dizi stratejik yöntem bulma konusunda feminizm kavramsal donanım ve metodolojik prosedürler geliştirmeli, patriarkal entellektüel normlara ve iktidarın varolan rejimlerine karşı silahlanmalıdır. Bu düşünsel silahlanma:
– Bu patriarkal düzeni çok iyi tanımak,
– Bu düzen içersindeki patriarkal teorilerin nasıl işlerlik kazandığını ve ona karşı savunma yöntemlerini öğrenecekleri metodolojik sorunlara gönderme yapabilmek,
– Patriarkal söylemler içersinde anlam taşıyan söylemleri yeni metod, teori ve değerler yaratmak için kullanma ve bu sayede yeni metodolojiler ortaya koyabilme suretiyle gerçekleşebilir.
5 Marshall Berman, Katı Olan Her şey Buharlaşıyor, çev. Ümit Altuğ-Bülent Peker, İletişim, İstanbul, 1995, sf. 34 – Berman bu çıkarsamayı Foucault’nun Discpline and Punish: The Birth of Prison çalışmasından aktarmaktadır.
6 Terry Eagleton, İdeoloji, çev. Muttalip Özcan, İlieişim, İstanbul 1996, sf 26
7 A.G.E, sf 27