Masanın üzerindeki vazo düştüğünde

Aydınlanmayı genel ilgi alanım olan kadın üzerinde düşünecek olursak kadına getirilen, kadına sunulan hakların ne yazık ki detaylar bazında neredeyse sıfıra denk düştüğü aşikardır. Ev hanımı, iyi eş, iyi eğitimli, iyi eş, en az bir yabancı dil bilen, çocuğuna iyi bir gelecek hazırlayan, iyi eş, işinde çok başarılı ama evinde de gerçek bir dişi kuş olan, iyi eş, başarı timsali, iyi eğitimli, en az iki yabancı dil bilen, iyi eş, bilgisayar kullanabilen, araba kullanan, iyi yemek pişiren, sosyal, demokrat, ne bileyim yakında üç dil bilen olur bu…. çağdaş bir prototiptir  aydınlanmanın son yüz yıl içersinde orta sınıf aydınlanmacı kadın tipi olarak çizdiği.

Bu kadın tipinin yaşadığı depresyonlar, kimlik bunalımları, geçmişindeki anne, anneanne vb. kadın tipleriyle düştüğü çelişki, tüm bunlarla günlük yaşamda kendini gösteren pratiklerdeki açmaz, bir türlü özne olamayışı çarpıcı gerçeğini ise göz ardı eder. Kendilerine sunulan alanın dışında bir alan yaratmaya çalışan, bir kimlik ve bilinç oluşturmaya çalışan

o odada bir vazo var; vazonun üzerinde manolyalar var, gözyaşları var, bahar var, hazan var, dört mevsim, bir yaşam var; dolabın çekmecelerinde resimlerim var, dolayısıyla kendime özgü bir tarihim, seçiciliğim, seçme iradem var, dahası odada tüm bunları görmemem için zamana, resmi tarihe, ideolojiyi pekiştiren dile buyruklar savuran totaliter bir yapı var

diye veryansın ettikleri için yok sayılan, marjinal sayılan kadınların ne şekilde aydınlatıldıklarını düşünmek bile istemiyorum -belki de bunlardan biri olduğum için.

(Konuşmalar bittikten sonra derdimin tamamen modernizmin eleştirisi olduğunu ifade etmeye çalışırken sinirlerine hakim olamayan bir izleyenin kendince çok haklı eleştirilerine maruz kaldım. İnsanın kafasını karıştırmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz diyordu bu kişi. Oturduğumuz yerin arkasındaki “Cumhuriyetin 75. Yılı” panosunu gösteriyordu. Ona kendi terminolojisi içinde haklı olduğunu anlatma fırsatını yakalayamadım, salonu terkedip gitti. Giderken üç dört kitap okuyup burada ahkam kestiğimizi, medyanın da aynı şeyleri söylediğini tekrarlayıp duruyordu;  ne yani şimdi insanlar aydınlanmasın mı diye de epey diklendi bana-bize. Evet kendi sistemi, kendini oluşturmuş sistem içersinde elbette haklıydı; zaten sorun bu değildi, sorun bu sistemin kendinden başka hiçbir sistemi kabul etmeyişiydi. Tahammülsüzlüktü, bilgiyi kendi alanı içersinde tekelleştirme suretiyle karşısındakine bilgisiz deme hakkını kendinde bulabilmekti, prototip kurumlara sarılmak, onlar için yaşamak, onların da kendisi için yaşadığı sanrısını bir ömür boyu boynunun borcu olarak taşımaktı.  Benim içinse bir kadın kimliği içinde, bir kadın yazar kimliği altında ise geçmişimden bugünüme taşıdığım sürecin “aydınlanmasına” yetecek şiarlar değildi bunlar. (Bunları o kişiye söylemedim, peki beyfendi dedim sadece siz bildiğiniz yolda ilerleyiniz ve aydınlanmaya devam ediniz)