Katletmek ve Katlanmak

Irak. İnsanları kaçırdılar. Bu durumdan kimsenin haberi olmadı. Ardından katledildi bu insanlar. Sonra çöküşü bir kez daha müjdeleyen, manası manasızlığından beslenen o replik: Şiddeti kınıyoruz. Manen bütün yaralar sarılacaktır…

Buna karşın bu yazının konusu “bu repliği alın da başınıza çalın” değil, tam tersine “biz bu repliksiz ne yapardık” olacaktır.

* *

İşin sonu bu mu, gözleri bağlı masum bir insanın kafasına şarjörü boşaltmak? Aklımızda Polonyalı yönetmen Kieslowski; bireysel ölümün ve ölünün anatomisi üzerine bir tarih yazılır mı yazılmaz mı sorusu.

Eğer aradığımız bir çözümse, çözümün bir felakete bağlı olduğuna inanabilecek kadar serin tutabiliyorsak içimizi, evet, bu tarih yazılır. Üstelik de yasa koyucu (derin devlet ya da karşı terör, ikisi de aynı jargona sahiptir) mantığını delik deşik etme adına alternatif, sıkı bir tarih olarak. Öyle bir koşul düşünelim ki vardığımız nokta sistemin ötesinde bir nokta olsun. Öyle bir yer olsun ki burası, sistemin kendini aştığı ve dolayısıyla tamamen çöktüğü yer olsun… İşte öyle bir yer. Üstelik bunu başka bedenler üzerinden değil kendi kendimize yaparak başlamak, kendi kendine katlanamaz olmak…

Buradaki soru “bu çöküşe katlanabilecek miyiz?” olmalı. Öyle bir çöküş ki bu otel odalarında kameraya çekilen erkek egolarından, steril düğünlerin fonlarını süsleyen Boğaz manzaralarına, çiğ mısır yiyen Bush’dan, bizden habersiz bizi kuşatacak tüm siyasi ve sosyal kararlara, Ortadoğu ve Medeniyetler savaşlarından sağlıklı yaşam tüyolarına, her birimizin ait olduğu çöplüklerin kendine has sınıfsal dedikodularından bireysel emeklilik fikrine değin el atabilir ve laik reflekslerimiz darmaduman olabilir.

Bu çöküşe katlanabilecek miyiz?

Ölüm karşısındaki hayat, hayat sigortasıysa primini ödediğimiz, hayır.

İsyan dediğimiz, yarın unutacağımız bir sergüzeştse, hayır.

Yaşamakta olduğumuz iki yüzlülüğü sosyallik olarak düşünmeye çalıştıkça, hayır.

Kurtuluşu, başkalarındaki kendimizi öldürerek (soyut ya da somut farketmiyor) bulmaya çalıştıkça, hayır.

Gerçekten işin sonu mu bu? Gözleri bağlı bir insanın kafasına şarjörün boşaldığını görüyoruz. Çıfıt çarşısı ekranımız birazdan Magnum reklamına geçer. Sonra bir dizi başlar, sonra uyuruz. İşin sonu dediğimizde, yolu hasbelkader Irak’a düşmüş bir şöförün katlini düşünmeliyiz elbette ama ya bizler, şu hasbelkader hayat denilen bu yolun yolcusu olan bizlerin toplu katline ne demeli?

Bir gün sahiden huzur içinde ölebilecek miyiz?