10/10/2006
Elimde bir kitap var: Kadınlar Dile Düşünce… İletişim Yayınları’ndan çıkan kitap edebiyat ve toplumsal cinsiyeti irdeleyen on bir ilginç metni içeriyor. Sibel Irzık ve Jale Parla, kitabın önsözünde şunun altını çiziyorlar: Herkes dile düşer, kadınlar da erkekler de; ancak bu deyimin taşıdığı rezil olma, kirlenme, arsızlık çağrışımları düşünüldüğünde kadınların bu deyimle daha haşır neşir olduğu su götürmez. Neden derseniz çoğumuzun da bildiği gibi genel ahlakın ve ideolojinin çizdiği yol, kadınların konuşmaması üzerine, konuşsa da “öylesine konuşması” üzerinedir: Varken yok gibi, yokken de var gibi yani! Böyle yapmayı tercih etmezlerse biliniz ki kadınlar dile düşer! Tam da bu noktada “güçsüzlük, değişkenlik, yapaylık” devreye girer. Ne kadar güçsüzdür kadınlar, ne kadar değişkendir ve ne kadar yapay. Denetimi mümkün olmayan bir arzunun tutsağıdırlar onlar, kahpenin ta kendisidirler, baştan çıkarma üzerine kurgulanmış bir hayatları vardır, yarı da delidirler zaten…
Sistem buna inanır, erkekler buna inanır ve dahası kadınlar, kadınlar buna inanır…
Kadınlar dile düşünce
Sahi kadınlar ne zaman dile düşer?
Kendi seslerini ve kimliklerini denetleyen mekanizmalara karşı çıktıklarında mı? Kendilerine biçilen role soyunmaktan sıkıldıklarında mı? Yoksa ta geçen yüzyılın ortalarında Simone de Beauvoir’ın “öteki” kavramıyla yüzyüze geldiklerinde mi? Yoksa, yoksa 1970’li yılların Helen Cixous’sunun ötekileştirme prensibinin de, bu sorunu ve hayat sorumluluğunu arttırmak üzere kotarıldığı fikrini fark ettiklerinde mi? Onlar hakkında ve onlar için konuşup duran, ama onları içine almayan bir dil tarafından tanımlandıklarını ve tüm bu tanımlamaların onlara ait olmadıklarını gördüklerinde mi? Ya da sadece şunu sezdiklerinde ve sezdiklerine isyan ettiklerinde mi: Bu dile ait değilim ama bu dilin parçasıyım, nasıl oluyor bu? Bana ait olmayan bu dilde en korunması gereken değerlerin işaretiyim ben “doğallık, namus, gelenek, görenek, ev, ulus” benden sorulur, iyi de niye?
Dilin cinslere oynayabileceği en önemli oyun, onun (onların) kurulu bir düzene doğduğunu hissettirmesidir. Ve demesidir ki “bu dil bundan sonra yürüyeceğin yolda toplumsal hayatın ve kültürün yapılanmasının yegane özüdür, bilesin”. Bu anlamda içine doğduğu ataerkil dil hiçbir zaman kadını bu dilin öznesi yapmayacaktır. Kadın konuşacaktır konuşmasına ama bu konuşma Irzık ve Parla’nın da değindiği gibi “hep öznellik ile nesnellik arasında kalmış, kendi içinde kendine karşı bölünen” bir yapıda olacaktır. Böyle bir yapı içersinde erkek de dile düşebilir, doğrudur; ama erkeğin dile düşmesi olsa olsa nesneleştirilen ikinci cins üzerinden iktidarı yeniden elde etme çabasıdır. Ve bunun bir temsili olarak edebiyatımıza Zebercet’i katmış Yusuf Atılgan’a ne kadar teşekkür etsek azdır (kitapta bu hususta yapılmış önemli bir çalışma var).
* * *
İki cins üzerinde oynanan söz konusu oyun soyut toplumsal cinsiyet rollerini değişik biçimlerde hayli somutlaştırarak karşımıza çıkarmaya devam edecek, bu aşikâr. Bu hususta biz ne mi yapacağız? Elbette dile düşeceğiz…