10/10/2006
Farzedelim; yaşamı algılamanın genelgeçer karşılığı o eski düzenekte gizli olsun. Bir adam yeri, tüm ihtişamı ve somutluğuyla yeri, başka bir adam ise göğü, içinde süeda’nın ölüp ölüp dirildiği, hayal perdesi semayı gösteriyor. Adamların adı Aristo’yla Plato olabilir, olmayabilir de; gölgenin taçsız kralları Karagöz ile Hacıvat’ı bu hususta kim dışlayabilir ki? Ama gelin görün ki adamlar ve çizdikleri sınırlar bahane, asıl derdimiz yer ve göktür burada; belki de gerçeğin nerede bitip düşün nerede başladığı…
* * *
Düş dedik de haberiniz vardır herhalde. Sanal da olsa Türkler uzayda gezintiye çıktı. Kurgu da olsa hülyalarımızın edepli-edepsiz melekleri ve zebanileriyle boy ölçüşme zamanı gelmiş de geçiyor bile. Bu uğurda gişe rekorları kırılıyor, Uzay Yolu’nun “bir Türk uzayda olsa ne yapardı vb.” telaşsız ve sevimli fantezilerine katık edildiği cidden komik sahnelerde hayatlarımızın matriks enstantanelerine tanık oluyoruz. Raymond Williams’ın, “kitle mi bu iş, çok karışık; sağ onu kendi dibeğinde kendince eritip hale yola koymaya çabalar, sol ise dayanışma anlamında paçasından çekip çekip durur” yaklaşımını bu yerli uzay filmi sağlı sollu ezip geçiyor. Biraz da Williams’ı haklı çıkarırcasına (Williams kitle kültürü terimini her zaman sıkıntılı bulmuş, hatta oraya buraya çekiştirildiği için bu terime hep karşı çıkmış.) Varılan sonuç ortada: Uzaya çıkmak hepimizin düşüymüş (Neil Armstrong ezan sesini duydu mu, duymadı mı şimdi?) Öyle bir düş ki kahkahalarla donansın, eğlendirsin ama şaşırtmasın ve hiçbir yere dokunmasın. Şunu bile beklemeyelim mi: Tumturaklı lafların, ciddi duruşların karşısına gündelik bir olağanlıkla çıkıp, o laflar ve duruşlarla ince ince dalga geçilsin ve bu dalgayla, saklanan çıkarlar, iktidar hırsı yerle bir edilsin ya da edilmeye çalışılsın…
Hayır, hülyalarımızın ebedi beklentisi sayılabilecek ironi düşü de manasızlıklar hanesine yazılacak. Gök, yüzyıllardır umulanın, beklenilenin tersine gişeleri çatlatan bir parodi sunacak bize. Burada kafa karıştıran filmin kurgusu, yapımcısı, şusu busu değil, beyazperdedeki temsilin “kitlesel” biçimde tercih ediliş biçimi. Kısacası Sülün Osman’ın harikalar yaratan o pırıltılı mantığı değil, bizlerdeki o meşum sütunu satın alma hayali ve tutkusu.
Demek ki gök, hayaller ve dahası bunu ifade ediyor bizler için.
Ya yer?
Gökyüzünü böyle hayal edebileceksek, bu hayalleri besleyen yerin ne olduğu gerçekten umrumuzda mı? Tuhaf değil mi taklit edilecek “yeri” olamayan bizler için göğe ve hayallere saklanmış sanatın anlamı var mı halihazırda?
Sahi yer mi dedik? 2004 yılı karamayınları raporunda toprağa döşeli 1 milyon, stoklarda da 3 milyon mayının bulunduğunu biliyor muydunuz? Yerde 4 milyon mayınla gökyüzüne de ancak böyle bakılır desenize!