Beden

“Etkileyici bir sürü kanserden kurtulma hikayesi duymuşsunuzdur. Özellikle televizyonda gördükleriniz çok etkileyicidir. Hele fonda çalınan müzik…. Spiker kemoterapi yüzünden saçlarının döküldüğünü anladığınız kadının çocuğunu severken çekilmiş yavaş çekim görüntülerinin üzerine acıklı bir ses tonuyla konuşur. ‘Evet o asla umudunu kaybetmedi. Yarınlara hep iyimserlikle baktı ve şimdi…’ Falan filan”

* * *

Melda Irmakkesen’in “Bir Memenin Ardından” adlı kitabı elime geçtiğinde mevsimlerden yazdı. Kitabı unuttuğumdan değil, bir bahane doğsun öyle yazayım diyordum. Sonbahar geldi, ışıklar yana yattı, çınar yaprakları İstanbul’un gelgit havasına kanıp yollara serildi, tuhaf bir coşku kapladı içimi, tam zamanıydı, “hadi” dedim.

Kanserli olanın toplumda acınan ama aynı oranda da yok sayılan kimliğine sahip çıkarak söze başlıyor Irmakkesen. Öyküsünün kişisel bir öykü olduğunu biliyoruz elbette, ama o anonim bir ses de geliştirmiş. Diyor ki “kanser hiçbir şeyin sonu değil. Bir memeden olmak kadınlığın bitişi değil.” Irmakkesen hayatının büyük bir bölümünü “tam” bir kadın olarak geçirdiğini, ameliyattan sonra “yarım kadın” olduğunu söylüyor. Böylelikle kadını cinsellik üzerinden tanımlayan bakış açısına önemli bir eleştiri getiriyor. Yazılı ya da çokçası yazılmamış kurallarla devirdaim eden bir toplum var karşımızda ve de bu toplumla birlikte, kadın bedeni üzerinden yürüyüp giden ahlak (ve hukuk) yasaları… Hepsi de sınırlandırmaya koşullu… Kötü kadın, dul kadın, ahlaklı kadın, sergüzeşt kadın, hafifmeşrep kadın, aile kadını, sokak kadını, tam, yarım, kısacası bedeniyle her yerde olan; ruhuyla ise yokkadın. (Bir protesto sonrasında “cık cık cık bu olmadı bu protesto Türk kadınının iffetine -yoksa başka bir şeyi miydi- hiç yakışmadı diyen birilerini hatırladım burada şimdi.)

Irmakkesen’in “bedenlerimiz bize ait, onları her şekilde sevebiliriz” sözlerinin özellikle iki yere gitmesini istiyorum. İlki, o ve onun gibi insanların haberlerinin bu sahte melodram havası içersinde verilmemesi yönünde. Mesaj çok açık aslında: Bu insanlar birilerinin kendilerine acımamalarını isteme hakkına sahipler! Bir diğeri de kadın bedenini önceleyen reklamlar ya da basındaki magazin ekleriyle ilgili: “Bütün magazin ekleri, dergiler boy boy mayo reklamları ve muhteşem fizikli mankenlerle doluyken, insanın, her şeyin sağlıklı ve bedensel özrü olmayan insanlar için tasarlandığını düşünmesi gayet normal” diyor Irmakkesen. Ama aynı zamanda bu ülkede meme kanserine yenik düşen, çok ama çok mutsuz, sayısız kadına dikkatimizi çekiyor ve şu soruyu sorması da elzem oluyor: “Basının ve insanların meme kanserli veya bedensel özürlü insanların kendilerini kusurlu hissetmeleri, mutsuz olmaları için elinden geleni yapması neden?”

Onların da iççamaşırı, mayo ya da herhangi bir kıyafeti sevme ve seçme özgürlüğünden bahsediyor yazar. Ve diyor ki “ünlü markalar neredesiniz?” İnsanlık neredesiniz diye sorulmuş bir soru olarak da alabiliriz bunu. İnsanlığın demokrasiyle ilişkisine yönelik bir soru.

* * *

Bu soruyu  liberal demokrasiye sorulmuş bir soru olarak algılıyorum. İçim yine de rahat değil. Çünkü asıl acil olarak cevap arayan soru dışarda bekliyor: demokrasinin öznesi kimdir?  Kartezyen ve neredeyse ari bir öznesi yok mudur onun? Sağlam ama kalpsiz, canlı bakan ama leş kokan bir özne değil midir onun öznesi?

Melda Irmakkesen giden memesine, ona getirdikleri için teşekkür ediyor. Ben de, bana getirdikleri için.