10/10/2006
Çok uzakta ve gerçekten hayli yalıtılmış bir amaç istiyordu. Ters, katı, hayalsiz ama gerçek çoğulcu ve bomboş bir ses, nakarat halinde var olan bir uğultu vardı kulaklarında .”Aman sırası mı şimdi”-“ayakların basmıyor yere senin”-“her şeyin bir adabı vardır”-“kendini kurtar öne çık” bunlardan birkaçı olabilirdi ama hepsi değil, üstelik bu cümlelerin ihtiva ettiği duyguları çoktan reklam spotlarına kaptırmıştı. Bu bayat çıkarsamalar eşliğinde-mesela “değişim mi dostum gülerim sana değişim istiyorsan cep telefonu markanı değiştir”- çok uzakta ve gerçek sayılamayacak bir amaç istiyordu. Ateşli bir umut olsun istiyordu içindeki, insanlığı tam da insanlara hizmet götürmek için bırakanları, bu bırakışın, zincirlerinden kopuşun, iflah olmaz vurdumduymazlığın sonu gelsin istiyordu. Basit bir beklentiydi aslında ama bunun için ihtiyaç duyduğu “Son” bir türlü gelmiyordu. Gelmeyen son, çok uzakta ve gerçekten hayli yalıtılmış beklentilerinin bıkkın adresi oluyordu kaçınılmaz olarak. O son “biraz daha çürüyelim, bırak” diyordu. “Biraz daha dibe vuralım, biraz daha, biraz daha”. Çok uzakta ve gerçekten hayli…
Bana bunları anlatırken Harem’le Salacak arasında mevsim gereği konar göçer bir açık hava çayhanesindeyiz. O hayli genç biri. Galata’ya bakan yüzünde hafif kıpırdanmalar oluyor denizin, o anlatıyor. Ben onun anlattıklarına çok benzer yitip gitmiş hayallerimi, o gün hep ama hep bir çocuk terliğine takılan zihnimle, en dehşetli korkunun insanın kendinden korkma korkusu olduğu gerçeğine katık edip dinliyorum onu. Evet ya, en dehşetli korku kendi kendimize kurduğumuz pusulardır, bu pusuların kendi kendimize ele verdiği anlar. Karanlıkta bir gölge, kuytu bir karanlık, izbe bir saat bu anlardan biri olabilir o yüzleşme için. Bu yüzleşmeden kaçmak istediğindeyse kırarsın aynayı olur biter, odadan çıkarsın ya da, belki karşındakine bir tokat atarsın, yıllanmış bir dostuna “sen bir hiçsin” dersin, ya da ya da elindeki otomatik silaha sarılır kus babam kus, öldürürsün de öldürürsün içindeki korkuyu, öfkeyi.
….
Kız kulesiyle kıyı arasında kalan koridordan bir rüzgar geçti demin. Ben o rüzgarla birlikte bir çift ama ayrı ayrı, dalgalara, o ufak girdaplara takılıp takılıp giden terlikleri o zaman gördüm.Çocuk yaştaki terliklerin peşine takılmış bir şaşkınlık geçti sonra. Şaşkınlık terliklerde miydi, bende mi bilemedim. Ona baktım, o da dalıp gitmiş, bir yandan da “biliyorum” diye kafa sallıyor.
Tuhaftır, çok uzakta ve çok gerçek olan bu terliklerin kapladığı anın, ölü ruhlarımızdaki imkansızlık duygusunu körükleyebilecek bir gelecek için çok ama çok yakınımızda gezindiğini hissettim.