10/10/2006
Benzemek…
Onlarla bir laboratuar ortamında karşılaştık. Görevim belliydi aslında.
Ekip içersindeki en önemli şahsiyetlerden biriydim. Mikrobiyoloji konusunda doktora yapmış, dikkat çekici buluşlar ve önerilerle bugüne kadar gelmiştim. Gizli servisin gözde elemanlarından biri olarak kıdem üzerine kıdem almaktan son derece keyif alıyordum. Ülkem bu konuda hassas dengeleri elinde tutan, ismi lazım olmayan diğer ülkeleri bu piyasadan silmeye ant içmiş bir ülkeydi. Bizimle aşık atanlar için böyle, altta kalanlar içinse sadece dış borç yardımında bulunabiliyordu. Soğuk savaşı çok iyi bilirdi ülkem, yakın savaş taktiklerini de. Esaslı bir ülkeydi ve bu esaslı ülkeye hizmet etmekten onur duyan biri olarak haftanın tek bir günü iznim vardı. O izin ise hemen hiçbir şeyime yetmiyordu. Bulunduğum yere 2 bin kilometre uzaklıktaki bir şehirde yaşayan eşim ve çocuklarımı ancak yirmi günde bir görebiliyordum. Dolayısıyla tek günlük iznimi bile laboratuarda mikroskop başında geçiriyordum.
Sonuç olarak onlarla bir laboratuar ortamında karşılaşmamız kesinlikle bir tesadüf sayılamaz. Karşılıklı fazladan mesai yapmayı seviyorduk.
İşin arka planına bakacak olursak: O sırada uzak bir ülkede nedenini anlayamadığımız bir biçimde büyük bir salgın başlamıştı. Oradaki görev arkadaşlarımızdan iki kişiyi kaybetmiş, üçüncü kişiyi de neredeyse kaybetmek üzereydik. Oradan getirilen bir parça işleri çözecekti. Bu çözümü ve sağlamasını yapacak olan tek kişi vardı gizli serviste: Ben.
Kendimi Dustin Hoffman gibi hissettiğimi söylesem abartmış olmam herhalde. Tabii onun biraz daha uzun boylusu ve elbette daha bilimsel olanı. Politik görüşlerimiz de farklı, bunun altını çizmeliyim. Ben zaten Dustin Hoffman derken, o hani bir filmi vardı ya onu kastetmiştim. Yoksa… Kesinlikle çok farklıyız.
Neyse. Soğuk bir Ekim günü, bir Pazar’dı. Herkes kiliseye, alışverişe gitmiş, ailesiyle mutlu bir gün geçirirken ben oradaydım. Laboratuarda. Kurumaya yüz tutmuş bir parça yosun getirilmişti. Bir dizi işlemden geçirildikten sonra artık karşılaşmaya ve yüzleşmeye hazırdım -hazırdık. Üreme sistemini spermin iki türü olduğu gerçeğinden yola çıkarak kafasında halletmiş bir mikrobiyoloğun en büyük hezimeti bakterilerin üreyişine tanık olmasıdır. Yeni neslin tercihi olan iktidardan topluma yansıyan o muhafazakarlığı her an korumak durumundasınız. Bilimsel ortamda bile. Belki de en çok orada. Aksi taktirde hiçbir şeyin önüne geçemeyiz. Bazı şeyler sabit olmak durumunda. Şu çok açıktır: X kromozomunu taşıyan sperm XX dişi embriyosunu, Y kromozomunu taşıyanı ise XY erkek embriyosunu oluşturur. Demek ki buradan yola çıkarak kadınları kadın yapanların erkek olduğunu savunabiliriz. Yakın bir zamanda çıkacak olan kürtaj yasağı da zaten bunun bir uzantısı olabilir…
Bakteriler hızla büyüyordu. Üstelik tek bir hücreden. Bir an gözden siliniyorlar, sonra anne hücrenin iki tane kızı oluyordu. Evet dişiydiler. Kesinlikle dişiydiler. Hegel kadınlar olsa olsa bir bitkidir demişti, ha bitki ha bakteri…
Bu yosun üzerinde inanılmaz bir biçimde çoğalıyorlardı. Bu kaltak bakteriler… Bir ortam bulmaya görsün saniyede ürerler ve bir sürü haline dönüşürler. Bu yosun parçası da onlar için bulunmaz kaftandı, bulunmaz. Bu sabit üreme ve değişmez büyüme hızının nedenleri arasında bu mekanizmaların son derece yetkin bir büyüme sistemine sahip olması esastı, kesin. Yetkin ve erkeksiz ve daha da kötüsü cinssiz bir büyüme hızı. Sanki “Peki şuna ne diyeceksin Bay PhD diyorlardı bana XXY nedir, XXXY nasıl bir düzenektir, ya XXYY, peki ya XXXYY’ye ne dersin? Dahası şöyle bir şey daha var: XO. Böyle kromozomları, böyle kromozomlu cinsleri nereye kadar görmezden geleceksiniz? Bu bozuk kromozomları diğer ülkeler üzerinden kültürel ve ulusal düzeye indirgemeniz, nereye kadar, ha?
-Ben bir askerim, diye bağırdım. Benim karşımda hizalı olun tamam mı?
Onlarsa mikroskobun öte ucunda gene bir an kayboluyor ve sayılarını ona yirmiye katlıyorlardı.
-Hepiniz birbirinizin aynısısınız, hepiniz birer kopyasınız, diye bağırdım onlara.
Ne yazık ki onlar da bana, çoğalmaya devam ederken onlar da bana.