10/10/2006
Herhangi bir tarafı tutmalı mıyım? Savaşın her iki taraf için de zaferi yok, tamam. Ama neden hâlâ çocuklar ölüyor, illa ki savaştan en fazla nasiplerini alanlar güçsüzler oluyor? Ne zaman bir çocuk haberi duysam, bir çocuk ölümü, artık dört yaşına gelmiş oğlumun gözleri içinden geçen ışık gözlerimi ve derken ruhumu kör ediyor.
Aşağıdaki yazı Sükut Diyarının Gümüş Kadınları (The House of Silence, der. Fadiye Fakir, 1998) adlı kitabın en çarpıcı bölümlerinden biriydi. Kitabı çevirirken oğlum yeni doğmuştu, Ortadoğu’daki savaş devam ediyordu ve kendimi savaş ve hayat karşısında çok çaresiz hissediyordum. Evet oğlum büyüyor. Gelgelelim Ortadoğu’daki savaş artarak, çoğalarak, sıçrayarak yayılıyor, azmanlaşıyor. Ve ben yeni çocuk ölümleri, misillemeler ve savaşın biteviye rengiyle Filistinli kadın yazar Liana Bedir’i bir kez daha hatırlıyorum…
BİR ROMANIN ÖYKÜSÜ YA DA AYNADAKİ AYRINTILARIN YANSIMASI: FARKINDALIK İLE ÇILGINLIK ARASINDA
Serpildiğim ilk yıllarda annem aynanın karşısında çok duruyorum diye bana kızar dururdu. Diğerlerinin söz ve gözlerine tutsak edecekleri bedenimi koruyacak o örtüyü gösterirdi sonra. Toplumda tutkunun bir kız için tehlikeli bir şey olduğunu söyleyerek kendini haklı göstermeye çalışırdı. Tüm bunların ötesinde, beni aynanın nazarından korumak istiyordu, çünkü ayna gözlerin gözüydü, sonsuz katmanları ve yansımalarıyla yıkım tohumlarını ekendi. Cennet yedi katlı olabilirdi, ancak düzgün ve parlak bir aynanın kuyusunun ne kadar derin olduğundan kimsenin haberi olamazdı. Ezelden beri onun o buz gibi gözü insanlara ve onların bedenlerine amansızca dik dik bakmaktaydı, çok daha tehlikelisi insanların ruhlarına da göz dikmiş olmasıydı. Ruhla sürekli diyalog halindeki bu şeytan işi camın yanına gitmemem için az dil dökmedi annem. Oysa aynaya bakmadan kendinizle nasıl iletişim kurabilirdiniz? Bilincinizin isteklerini başka nereye akıtabilirdiniz? Ayna, kendinize bakmanız için, hatta deliliğin sınırlarına sizi itip dünyayla ne kadar ilgili olduğunuzu ölçmek için –üstelik sizi baştan çıkararak- ta içinize kadar işleyen müthiş bir büyüye sahipti. Annem, gözünü kısmadan güneşe ne kadar bakabilirsin ki, diye az söylenmemiştir bana. O zamanlar bana söylenenleri dikkatli düşünecek ya da değerlendirecek durumda değildim.
Ama sonradan katıldığım sayısız savaş beni dikkatli bir sınavdan geçmeye ve gün ışığında alevler saçan, insanların ancak soğuk ve metalik aynalara tutsak edebildikleri bilginin ilahi ateşinden çalmaya zorladı. Prometeus’un tanrılardan ateşi çaldığı zamanlarda bile, kültür ve geleneğimize göre, insanların hiçbir zaman sahip olmayacağı sonsuz bilginin karşı konulamaz baştan çıkarıcılığını temsil etmekteydi ayna.
İlk çocukluk dönemlerim ve sonraki yıllarda görüntümün birkaç ayrıntısına göz atmak dışında aynaya bakmaya cesaret edemedim. Sürgünde onca zaman yaşadığım Beyrut’tayken bile aynaya bakışlarım kısa ve hızlıydı. Orada geçirdiğim on yıl içinde gümüşi camların her tabakası endişe, paslanmış bir varoluş ve içinizdeki o saldırgan korkuyu yansıtıyordu. Ürdün’deki Kara Eylül olaylarının ardından Beyrut’u terk edişimiz, faturası bize çıkarılan kayıplar ve tamamen yeni bir ülkeye yerleşme şokunun ardından gelen şehir, kendimizi arayışımızı yansıtan titrek bir hayalden ibaretti. Onca hareket ve yön, sayısız çekişme ve yüzleşme arasında kendi yolumuzu nasıl bulabilecektik? Sizi çalışma izninden, hayati önceliklerden, hatta turist olmanın neşesinden bile mahrum bırakan bir şehirde nasıl bir iç gözlem yapabilirdiniz ki?
Şatilla mülteci kampında gönüllü sosyal hizmet uzmanı olarak kadınlarla çalıştım. Yurtlarından ayrılmış Filistinlilerde ortak olan birçok yarayı görmeye orada başladım: Köksüzlük, uyuşturucularla dopdolu bir şehirde yaşanılan tecrit, gasp ve yağma, matemin getirdiği sefalet ve mülksüzleşme. Bunlar sürgünlüğün temelini oluşturan ve göçü dayatan sayısız nedenden birkaçıydı. Kadınların arasındaydım, öykülerinin sonsuz akışıyla, sabahtan gece yarısına, güneşli bir ipe harikulade biçimde örülmüş öykülerdi: Um Kemal tutkunun sonsuzluğunu anlatıyordu, her zaman patlamaya hazır; Vidad sekiz çocuğunu besleyebilme kaygısı yerine şakalaşıyor ve gülüyordu; sonra Sabra ve Şatilla’daki katliamlardan yaklaşık on yıl sonra öldürülen Um Halil; 1973 Mayısı’ndaki olaylar sırasında keskin nişancılar tarafından annesi öldürülen Selma ve eve döndüğünde sıcak çorba bulamadı diye kocası tarafından burnu kırılan Selve. İnsanların öyküleri, kişisel çeşnileri ve sefaletleri doruğa çıkmış ancak onlardan yaşama neşesini mahrum etmeyi başaramamıştı. Bu neşe anlamı kadınlarca çok iyi bilinen ritüellerde gözleniyordu. Kampın özerkliğini kutlamak için evlerinin eşiklerine su döküyorlardı -daha önce evlerinin önüne su dökmüş olanların tümünün sert bir biçimde cezalandırıldığını bilmelerine karşın. Tüm bunlar farklı Filistinli topluluklar hakkında öğrenerek keşfetmeye başladığım bir dünyayı yansıtan geniş bir aynaydı. 1948’deki işgal yüzünden Galileli Filistinlileri tam tanıyamamış Batı Şerialı bir kız çocuğuydum. Ortak birçok etkeni ve bunun bizleri tekvücut haline getirdiğini gözlemeye başladığım gün Filistin diasporasını da anlamaya başlamıştım. Hiç kuşku yok ki Körfez’de yaşayan Filistinlilerle başka yerlere yerleşmiş olanlar arasında yaşam tarzı bakımından çarpıcı farklılıklar vardı; birbirinden farklı lezzet ve yaşama standardına açık farklı yerler, ancak gene de varoluş duygusu bakımından bir birliktelik mevcuttu, kültürel kimlik ve bireyin izini sürmeyi hedefleyen bir birliktelik -tüm dağınıklığına karşın. Bütün bunlar öğrenci olarak toplumsal çalışmalara gönüllü katıldığımız Ürdün’deki Bafa mülteci kampında gerçekleşmedi, İsrail’de doğduğum yerde, anavatanımda da, kendimin ve kalbimin yaşadığı şehir olan Eriha’da da. Nerede biliyor musunuz? Galileli Filistinlilerle hep birlikte olduğumuz Lübnan’da… Kendimi ve Filistinlilerle olan ilişkimin yeni biçimini keşfedişimi orada kutladım, herşeyi orası ya da burası diye ayırmış olan düz çizgiyi kıran o yeni yolu. Ardından daha önceden görmediğim şeyleri görmeye başladım.
Lübnan’daki iç savaşın ortaya çıkmasıyla artık aynaya bakmak mümkün değildi çünkü ayakta kalabilmek için verdiğim mücadele büyümüştü ve karmaşık bir kimliğin iç dünyasını yansıtan artık ulaşılamaz halde olan duvardaki aynaya ben de sırtımı çevirmiştim. Mermi ve bombalar arasında can güvenliğiniz kadar su ve erzakınız da yokken kendinizi nasıl düşünebilir ve buna zaman ayırabilirdiniz ki? İç savaş sırasındaki onca yıl zararlı güçlerinden ötürü sürekli yinelenen bir güvensizlik duygusuna yenilmeksizin ne bir pencereye ne de bir aynaya yaklaşamadım. Cam kırılabilir, ayna dağılıp gidebilir ve macun ufalanabilirdi. Hayatta parçalanamaz tek bir şey kalmıştı geride: O da insanların ayakta kalma takıntıları…
Beyrut’tan ayrıldıktan sonra daha önce hiç başıma gelmemiş ölçüde şiddetli ağlama nöbetlerine tutuldum. Alışkın olmadığımız şeyleri anlamaya çalışmak, daha önce tahmin edemediğimiz yeni tutsaklığımızın tadına varmak için tekrar aynalara yöneldim. O parıldayan cam parçasına gözlerimi dikip bakmaya başladım: Şişmiş gözlerimi dikkatle kontrol edip, bastırılmış gözyaşlarımı ya da uykusuz geçen gecelerin izlerine bakarak beni kokutup kaçırıncaya dek. Nasıl bir dünyaya toslamıştık ki bizim olan denizler böyle kabarıp duruyordu? Sabra ve Şatilla’daki katliamın ardından mülteci kamplarında savaş patlak verdiğinde artık aynayla yüzleşme zamanı da gelmişti. Neden benim halkım böylesi bir nefret ve imha tekniklerinin kurbanı olmuştu? Neydi ki kabahatimiz? Çözülmeyi ve teslimiyeti reddettiğimiz için mi, yoksa bize anlamlı gelen bir kimlik edinmek ve hakkında, orada olmadığımız dışında hiçbir şey bilmediğimiz bir yurdu geri almak istediğimiz için mi bu ceza bize reva görülmüştü? Neden yaşantılarımız bir yokluk silsilesiydi, elimizdeki imkanların tümü geçici ve yanıltıcıyken varlığımızı ispat etmeye nasıl çalışabilirdik ki?
Sonradan başka kamplarımızın da sistemli bir şekilde ortadan kaldırılması beni daha fazla kedere boğuyordu. Her defasında olup bitenin Tel Zaatar’ın tekrarından başka bir şey olmadığını düşünüyordum. Her soykırımın peşinden bir yaygara kopuyor; bunu da bir sessizlik takip ediyordu. İnsanlar bütün bunları nasıl normal karşılayabiliyordu? Anayurdumuzdan koparıldıktan sonra başımıza gelenleri akılda tutmak için mücadele etmenin, bu uğurda bir bellek savaşı başlatmanın zamanı daha gelmemiş miydi? Yitirilmiş ya da lime lime edilmiş herşeyi yeniden inşa etmek bizlere bağlı değil miydi?
1984’de, o zor günler esnasında ölümsüzleşen Tel Zaatar’ın öyküsü üstünde titizce çalışmaya başladım. Genç kızlar, kadınlar, yaşlı erkekler ve mücahitler için o günler hâlâ çok sıcaktı. Sözcükler dökülmeye, imgeler oluşmaya, şarkılar söylenmeye, masallar ve özdeyişler hatırlanmaya başlamıştı; terörün akıbetinden sonra oluk oluk akarak. Bizlerse olayların acısını dindirmeye, öyküleri değiş tokuş etmeye, alınyazılarını takip etmeye ve kaybolanları aramaya başlamıştık. Artık Filistin yoktu, ne bir devlet ne de bir ülke olarak, ancak imhadan kurtulanların anlattıkları ayrıntılarla yeniden yaratılmıştı. Nelerin olup bittiğini öğrenmek için yanıp tutuşuyordum. Tel Zaatar halkı benden hiçbir şey esirgemedi. Bana ait birkaç bilgiyi desteklemek için üstünkörü çiziktirdiğim haritalar bile onların masalları ve tarifleriyle doğrulandı. Onların anılarına, askeri devriyeler, mermi ve kum torbası türleri hakkında bilgi toplarkenki heyecanımla daldım. Beslenme, barınma ve korunma konusunda geliştirmiş oldukları sayısız yöntemi öğrenmek istiyordum. Araştırdığım, karşılaştırdığım ve nihayet yeniden inşa ettiğim kayıp parçalar hakkında bana sunmuş oldukları bilgi sınırsızdı. Bu sayede bütün olup bitenlerin kalbine inerek arapsaçına dönmüş gerçekleri su yüzüne çıkartmayı bildim. Kötü sonlarla, felaketlerle uğraşmak yerine ayakta kalanların direnç ve yaşama keyfini öne çıkarttım. Ortaya çıkan o büyük ayna yalnızca güç, şeref ya da fedakarlık gibi değerleri yansıtmıyordu. Söz konusu olan hayatı ve insanları sevmeye dair bir şarkıydı aynı zamanda. Bu öyle tutku yüklü bir ilahiydi ki biz insanlara, geçmiş zamanlarda yırtıcı canavarlara, şimdi ise bitmek bilmeyen yıkıcı savaşlara rağmen yeryüzünde ayakta kalma sırrını öğretiyordu. Aynanın Gözü ‘nü yazarken derdim insanla doğa ve insanla insan arasında geçen derin bir aşk öyküsü anlatmaktı. Bu öyküde felaket, ayrımcılık ve ayrılık vardı. Bütün bunların ardından geride kalan tek şey ötekileri korumaya adanmış uzun ve emek dolu saatlerdi. Tel Zaatar öyküsündeyse hayatın bambaşka bir çehresiyle karşılaştım. Savaşın dehşetine aykırı bir yüzdü bu; içtenlik, dayanışmacılık ve dayanıklılık gibi değerleri yansıtıyordu. Zaten Filistinlilerin anılarında ve kimliklerinde taşıdıkları müşterek duyguların temelinde de bu değerlerin oluşturduğu gelenek yatıyordu.
Gene de romanda ayna, kitabın baş kahramanı Ayşe’nin elini kesip kanatacak kadar keskin bir nesneye dönüşecekti. Zira acı ve çılgınlığın sınırlarını aşmadan insanın kendine bir kimlik edinmesi mümkün değildir. Ben kamptan sürülme ve ölümler bölümünü yazarken İntifada sürmekteydi ve çocuklar ve gençler, sırf yurtlarına olan bağlılıkları yüzünden, hiçbir mantığa sığmayacak biçimde sokaklarda katlediliyordu. Stendhal’in da söylediği gibi bir roman yalnızca sokağa tutulmuş bir ayna değildir. Bir aynanın kendine ait bir yaşamı ya da kimliği ve ruhu olabildiğini Tel Zaatar’ın öyküsü üzerinde çalıştığım ve kampın müthiş direnişine tanık olduğum sırada gördüm. Evet bir insan etrafındaki ölümü ve yıkımı gördüğünde aklını kaçırabilir. Ancak ayna da bir dünya değil midir, dünyanın tam karşısında durup, zorluklarla yüzyüze gelmek, savaşmak ve mücadele etmek için bizlere muazzam bir yetenek sunan? Yine ayna, herhangi bir eylem ve söze bağlı olmayan yansımalarının gerçek olup olmadığı konusunda bizi tereddüde sürükleyen kendi içinde bir dünya değil midir?
Hangi koşulda olursa olsun, hepimizin bir aynası vardır. Müşterek aynamızsa, hiç kuşkusuz varlığımızın şekillenmesi ya da ıstırabımızın yayılmasını paylaştığımız bir aynadır. Daha bitmedi. Çok daha önemlisi, bizi çılgınlığın eşiğine getirebilecek bir bilgiye ulaşacağız diye aynanın bize gösterdiği yolu izlemek ve hezeyana benzer bir boşluğa yuvarlanmak zorunda mıyız? Aynanın Gözü’ nde yapmaya çalıştığım tam da buydu; bu kitap, mürekkeple, satır ve harflerle değil, herşeyden önce kamptaki insanların hayatlarıyla yazılmıştır.
(Çev. Müge İplikçi)
Not: Bu yazının malzemesini
BİR ROMANIN ÖYKÜSÜ YA DA AYNADAKİ AYRINTILARIN YANSIMASI: FARKINDALIK İLE ÇILGINLIK ARASINDA adlı makale oluşturmaktadır. Kitap diğer OrtaDoğu’lu kadın yazarların oluşturduğu bir seçkide Doğan Kitapçılık tarafından yayımlandı.
Yukardaki satırların yazarı Liana Bedir 1952 yılında Filistin’de, Doğu Kudüs’te doğdu. 1967’de Ürdün Üniversitesi’ndeki eğitimi için babasıyla birlikte Ürdün’e gitti. Kara Eylül yüzünden 1970’de bu ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı için eğitimini tamamlayamadı.
Bedir diasporadaki birçok Filistinli gibi Beyrut, Şam ve Tunus’ta yaşadı.
İlk romanı Ayçiçeği İçin Kumpas (Busala Li’Abbad ash-Shams)1979’da yayımlandı. Çocuklar için yazdığı öykülerini şu kitaplarda topladı: Aşk ve Kovalamaca Öyküleri (Qisas el-Hub wa-l-Mulahaqa, 1983), Fakahani’ye Bakan Balkon (Nafidha’ ala el-Fakahani, 1983) ve O Günü İstiyorum (Ana Auriyd an Nahar, 1985). Yakın bir zamanda iki romanı daha yayınlandı: Eriha’nın Yıldızları (Nujum Ariha, 1993) ve 1995’de Garnet Yayınevi tarafından yayımlanan Aynanın Gözü (Ayn el-Mira’a/ The Eye of the Mirror).