10/10/2006
Ankara’nın bilmediğim caddelerinden birindeyiz, sokakta. Geniş caddelerin, ağaçsız pembe evlerin sırt verdiği caddelerle kesiştiği yerlerden birinde, böylesi bir caddenin ortasında, orta halli memurların semti, yaşımıza büyük gelen paltolarımızla Candan, ben, Safiye. Üç kişi, üç. Yürüyor muyuz, gülüyor muyuz, susuyor muyuz, kırgın mıyız birbirimize, duruyor muyuz, muamma. Birbiri içinde gizlenen tüm bu eylemlerin adresiyiz aslında.
Bilmediğim caddelerinden birinde, sokakta, bir ikindi vaktiyle öğle üzeri arası bir ışığın bulunduğumuz anı yaladığı, ağaçsız binaların birbirine yaslanıp güç aldığı diyarlarından birindeyiz Ankara’nın, bir memur semti.
Candan evlenecek, evlenmek üzere, sözlendi mi, öyle bir halde. Safiye ile bende işler karışık. İçimizde, o gece atlayıp döneceğimiz Anadolu Ekspresi’nin yorgunluğu, bezginliği. Daha şimdiden içimize çöreklenmiş, bu ne hız Allahım! İstanbul, umutsuzluğuyla, bir gün önceden içine almış, kaplamış bizi, bekliyor. Candan’ınkiyse ayrı bir keyif, belki de ayrı bir çile.
Hiç araba geçmiyor caddelerden, hiç. Caddeler pürüzsüz, temiz, ak pak. Candan’ın sarı saçları, bal gözleri, küçük inci küpeleri, özenli, manikürlü elleri; Safiye’nin at kuyruğu, gri fuları, tombul yanakları; benim kabarık saçlarım, gözlüğüm, sırt çantam, eprimiş süet botlarım. Safiye’nin Bitlis sigarası, sivilceleri, Candan’ın güzel gülüşü, benim vitaminlerim. O boş caddede üçümüz Bitlis sigarası tüttürüyoruz şimdi.
19 yaş nedir ki?
Candan’ı avukat adayı Ateş terketti. Bu oğlan, İlker, hemen ardından geldi. Böylesine ciddi bir karar için erken sayılmaz mıydı yani?
Candan’ın manikürlü tırnakları. O tırnaklarda cıyak mı cıyak yavruağzı renginde bir oje. Ben sürsem, Safiye sürse, dünyadaki her kim oturup sürse yakışmayacak, ama o renk yakışıyor Candan’a işte. O balık etli ama narin ellerin uçlarından yavruağzı bir ışıltı yayılıyor etrafa. Sadece Bitlis sigarasının mahmur külü olamaz bu. Bu yüzden bu oje sadece Candan için, Candan’ın tırnaklarının patenti altında ve bir değer. Sadece 19 yaş için değil üstelik.
Hâlâ o tür renkleri seviyor musun Candan? Renkli bir turizm bürosunda çalışırken diyelim, sokakta, yolda, bakkalda, çakkalda, biliyorum, İlker’den iki yıl içersinde ayrıldın, yeni öğrendiğin bir şeyler var mı şu aralar, yeni tonlar, yoksa hala o eski renkler? Öğreniyor musun? Dersler alıyor musun? Kurslara gidiyor musun? Panik ve endişeden kurtulma derslerine? “Hedefinizi belirleyin ve başarın” derslerine? Peki ya aerobik? Depresyondan kurtulma seansları? Gazetelerdeki “Psikoloğunuz diyor ki” köşeleri? Beş seansta sigarayı bırakma yöntemleri? Pozitif düşünmek için bilinç geliştirme teknikleri? Başaracaksınız çünkü biz size güveniyoruz kuponları ile yapılacak çekilişte Avrupa’nın kalbi bilmem nerede tam bir haftalık tatil, tam pansiyon? Öğrenip dururken, öğrenmeye ara verip hatırlamaya, mesela o günü, mesela o günlere yakın günleri, o günleri hatırlatan bir şeyleri mesela, aklına getirmeye hiç çalıştın mı Candan?
Hani bomboş bir caddede yürüyorduk; sen, ben, Safiye. Kıştan yeni çıkmıştı Ankara. Sen hummalı bir aşktan yeni yeni kurtarmış gibiydin yakanı. Sonra onunla tanışmış ve evlenmeye karar vermiştin. Bize akıl danışmıştın hani. Biz de senin suratına boş boş bakmıştık, bunca yolu bunun için mi teptirdin bize dercesine.
Hâlâ Ateş’i seviyor muydun?
Ateş’i gerçeten sevdin mi hiç Candan? Açıkçası, ben onu hiç ama hiç sevmemiştim. Kendini beğenmiş, komplekslinin tekiydi. Ayrılma nedeninize gelince… Ateş başka birini seviyordu ve sevdiği muhtemelen Safiye’ydi. Ancak Safiye’nin bundan hiçbir zaman haberi olmayacaktı.
Ateş’i gerçekten hiç sevdin mi Candan? Gözlerinle “Peki ya sen?” diye soruyorsun. Biliyorum, soruyorsun. Dedim ya ben onu hiç…
Ben onu hiç…
Ben onu hiç… Hiç…
Bilmiyorum. Ne desem yalan olacak Candan.
Belleğim, Ankara’nın bilmediğim caddelerinden biri şimdi, sokaktayım. Belleğim rotasını ve gerçek zamanını arıyor.
Ateş’le birlikte olduk, kabul ediyorum. Böyle bir atlama var gerçekle inandığım arasında. Ateş’le dünyanın tuhaf coğrafyalarına daldık çıktık. Tuhaf duygulara. Böyle bir atlama var inandıklarımla yaşadıklarım arasında. Ateş’le yatarken, onun bedeninin ve düşüncelerinin üzerinde gezinirken belleğimin en kör kuyularında gezindim ben. En sahipsiz, en ruhsuz anlar kimsenin canını yakmaz.
Oysa hatırlayış… Hatırlamak ama neyi? 80 darbesi yeni olmuştu ve sudan balıklar gibiydik bir kağıt gölünün içinde. Bu mu? Sokaklar sessiz, ruhumuz kırgındı. Bu mu? Safiye’nin en büyük dileği, kendi halinde bir kasabada öğretmenlik yapmaktı. O kış, o dönüm noktasında zona çıkarmıştı. Gençliği kocaman bir sırt ağrısıydı. Bu mu? Candan’ın bir sonbahar günü, üniversitenin büyük camlarının narin gün ışığını kırıp geçirdiği, kırıp geçirdiği anlardan birinde yavruağzı rengindeki bir eli uzatıp bana seslenişi. Merhababencandannumaralarımızarkaarkayagaliba
Bal rengi gözleri. Kumral kısa saçları. Büyük camların ışığı kırıp kırıp geçirdiği, ışığın saçlarına dokunduğu o vakit.
-Merhaba ben de Ömer.
Ömermiahkardeşiminadıömereözlemimşeyyanibirömergittiamann
-Boşver. Beni kardeşinin yerine koyabilirsin.
Bu mu?
Bu muydu hakikaten?
Ateşhepimizialdattıateşhepimizialdattı
Beyoğlu’nun trafiğe açık olduğu zamanlardan bir an. Bir Woody Allen filmine gidiyoruz galiba.
Candan bağırıyor. Yolumuzun hemen üzerindeki kiliseye sokuyoruz onu. Orada susacağını düşünüyoruz nedense. Bu krizin makul bir kriz olduğunu düşünüyoruz, nedense. Yanılmışız.
Mumların kırık alevleri arasında sürüklercesine dışarıya çıkarıyoruz onu. Yarım yalaz ruhlarımız. Kilisenin merdivenlerine düşüyoruz hep birlikte. Candan’ın yanaklarından inen yaşlar. Bir tınnn sesi. Koca, umarsız bir tenekenin içine aralıksız düşen damlalar.
Tınnn.
Tınnn diye bir ses düşse şehre, tınnn diye aksinin duyulacağı bir yalnızlıkta İstanbul’un sokakları. Ne zaman bir genç ağlasa tınnn. Tınnn. Ama o kadar. Tınnn diye bir ses düşse koca ülkeye, bir genç ağlasa tınnn diye aksinin duyulacağı bir izbelikte koca ülke. Ve işte bu kadar.
Candan’ın yaşlarını bizden başka kimse görmedi. Sevginin, nefretin, öfkenin ve çaresizliğin merdiven aralarında bir yerlerde unutulacağını öğrenmiştik. Ya da tınnn. Bir ses bile değildi. Belki bir halisünasyon, belki bir önyargı. Belki de… Oysa tınnn… Şifresiz, kodsuz bir sesti bu, yalnız, uzak, boğuk.
Bir-iki ay sonra Safiye gitti. Candan gitti. Yoksa ilk giden Candan mıydı? Yoksa ben miydim?
Neden ve ne zaman Ankara’ya gittik?
Ateş içerdeydi.
Biz dışarda mıydık?
Candan “artık okulu da bıraktığıma göre, İlker’le evleneceğim, çoluk çocuğa karışacağım, her şeyi unutacağım,” diyordu.
Safiye’nin kafası karışıktı. Ailesinin evlendirmek istediği bir çocuk vardı Güney sahillerinden birinde. Güney, diyordu Safiye, güney…
Ben hiçbir şey söyleyemedim.
Unutmayı tercih ettim.
Sonradan sokaklar aracılığıyla şehre, sokak ve caddeler aracılığıyla diğer şehirlere ve koca bir ülkeye yayılacak o sihirli sözcüktü bu.
Unutmak.
Unutmak, evet buydu.
Ankara’ya neden gittiğimizi hatırlamıyorum. Candan diye birini, Safiye diye birini, hele Ömer diye birini hiç ama hiç. Sadece… Hatırlamadığımı hatırlıyorum artık. Sadece bunu. Bir de o üç genç insan. Kim onlar? Ankara diye bir şehrin geniş bir caddesinde piyasadan çoktan silinmiş bir marka sigarayı fosur fosur tüttürüyorlar.