Yüzler

 

O sıra Gazze ateşi dünyaya düşmemiş, Filistinli babalar çocuklarının fersiz yüzlerini kurşun rengi gökyüzüne çevirmemişlerdi.

 

11 Eylül 2005 tarihinde, beynimi kazana çeviren bir ağırlık vardı üzerimde. Sabah sabah  İkiz Kuleler'in bulunduğu alandaki törene katılmak nereden bakarsanız bakın ağır bir deneyimdi. çoğunlukla genç insanların fotoğrafları vardı alanı çevreleyen panolara asılmış. Onca genç ölü portreyi bir arada görmek yaşamın anlamını yerle bir ediyor, geriye pek bir şey bırakmıyordu. Yasın toplumdan topluma değişen yüzünü fark edişimdi ana asılı kalan; ötesiyse yoğun bir sessizlik. Buna karşın bunu da aşan başka  bir payda kalmıştı ortada, bölüşülemeyen, aktarılması mümkün olmayan, katı.

Kulelerin şimdiki zamanında uzanan koca derin bir boşluktu önümüzdeki, abis. Belki de sadece betondan bir çöl. Bana öyle geldi ki etrafı gökdelenlerle çevrili o çölde insan olarak her birimizin adı kazılıdır. Savaşlara son verememe korkumuzun, dirsek çürüttüğümüz yarın endişemizin, fukara cemiyet hayatımızın, dinlerin, ulusların ettiği yeminlerin, ciddiyet sempozyumlarımızın, hayat etütlerimiz, epik ve çoğunlukla işe yaramayan haykırışlarımızın karşılığı olan adlarımız.

 

Yine de o sıra biz sarılıp durduğumuz masumiyetimizle bu kadar kirlenmemiş ve küçük çocukların yüzüne bakamayacak hale gelmemiştik.

 

11 Eylül 2005 tarihinde ikiz kulelerden boşalan alanı çevreleyen panolara bakıyordum. Panoların üzerinde gözlerimi gezdirdiğim sırada çakı gibi, üniformalı yaşlı bir askerin yanımdaki panoya bakışını farkettim. O, panoya bakmıyordu; o, o anda panonun ta kendisiydi. Birden baş parmağıyla panonun ortalarında bir yerlere, yirmili yaşlarında suratında çilleri seçilen Salinger'in kahramanlarına benzer bir oğlanın çehresine dokundu. Sonra aynı küt parmak çocuğun çehresi üzerinde kunt bir yumruğa döndü, yumruk çocuğun çillerine değdi, kasıldı, titredi, durdu; ardından aynı yumruk bedenle yer değiştirdi ve çakı bedeniyle çocuğun gülümseyen suratının üzerine yığıldı asker. Sanki az önceki çölden bir manga er onu makineli tüfeklerle kurşuna dizerek panoya mıhlamıştı. Yüzüne baktım askerin. Gözlerini kısmış, ip gibi akan yaşlarını önemsemez hale gelmişti. Yaşlar sinekkaydı yüzünden boynuna, boynundan üniformanın jilet ütüsüne ve panodaki fotoğrafa  iniyordu hızla; her yeri titriyordu yaşlı adamın. Ama en çok yüzü. Zorbela adamın koluna dokundum.

 

 

O sıra Gazze'deki Filistinli bebeklerin suratlarını çevreleyen saçlar ateş, soğuk, toz ve korku kokmuyordu. Eşzamanlı bir benzerlikle: Bulunamayan cevapların karşılığının izlenecek siyasi politikalarda kayıtlı olduğunu tekrarlayıp duruyordum kendime; ancak bu çözümün dünyadaki hükümetlerin ya da hükümetleşmeye meyilli örgütlerin gündeminde olmadığını hemen hepimiz gibi ben de biliyordum.

 

 

11 Eylül 2005. New York'tan Washington DC'ye dönüyordum. Akşamüstü olmuştu çoktan. Tren gardan ayrılırken yaşlı askerin yüzünün üşümesi sarmıştı aklımı. Yas, bulaşıcıydı. Ama sadece bu değil. Panodaki genç yüzde Salinger'ın kahramanını bulur gibi olmuş, ardından kaybetmiştim. Oysa yıllar boyu yazarın  anlattıklarını, çocukluğu ve özbenliğiyle yüzleşemeden büyüyen karakterlerin canlı birer öyküsü olarak okumuştuk. Tren bir sağa bir sola salınırken fotoğraftaki genç insanların reşit olmasına izin vermeyen hallerimizi ve ömründeki hepi topu üç-dört hatasıyla hayatına kastettiğimiz masum genç insanları düşündüm. 

 

Ve elbette Aktütün de yaşanmamıştı o sıra. Ankara'daki doğalgaz katliamı da. Haiti'deki çocukların tepesine okul binaları da çökmemişti henüz. Okul binalarını basan çocukların yüzlerindeki ifade insanın içini donduruyordu. Onları bu kadar çaresiz bırakmaya hakkımız var mıydı?

 

Hak… Oysa çocuklar nicedir büyüyemiyordu dünya üzerinde. Sorunumuz buydu. Serpilen çocuklar yerine gülümsemeleri fotoğraflarda donup kalan çocuklarımız vardı. Misket bombaları, pilotlu-pilotsuz uçaklar, teknolojik devasa adımlarla yok edilen umutlar. Yok edilen çocuklar. Ve dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar o çocuklar, gençler hepimizin çocuklarıydı. Nice genç çocuğu askere, ölüme, savaşa, gerginliğe, bilinmeze yollarken biz büyükler, bunun kefaretini de ödemeye hazır mıydık -coğrafyası ne olursa olsun.  Hiç sanmıyorum. Genç insanların hayatı arayışı, yaşlı, olgun, başarılı ya da başarısız büyüklerin arayışına benzemez. Politikacılar sözde bir hayatı arar, muhtemelen yaşamazlar.

 

11 Eylül 2005 tarihinde bir trende giderken yaşlı bir asker babanın titremeleriyle hatırladığım şimdilik bunlardı. Tek farkla. Sadece geçmişi değil, geleceği de hatırlayabiliriz! Şimdiki zamanın sinyalleri bize böylesi bir ufuk açar. Hiçbir öfke geleceği boş bırakmaz. Bu yüzden Amerikalı asker babanın yüzünde Filistinli babanın acısını görmek kaçınılmazdı. Birbirinden habersiz, farklı zamanlarda ama hemen hemen aynı politikaların kurbanları oldukları için: Evlatları üzerine oynanan-oynanacak olan densiz politikaların kurbanlarının yüzleriydi onlar -geleceğin yeni çaresiz yüzlerine gebe.