Çağımızın Beklenmedik Durumları

 

çAĞIMIZIN BEKLENMEDİK DURUMLARI

 

 

 

Beklenmedik bir olayla yüzyüze geldiğinizde ne yaparsınız?

 

Bir kentimiz beklenmedik, kanımızı donduran vahim iki olaya tanıklık etti. Koca bir kenti yargılamanın adaletli olmayacağını biliyorum ancak bu kentte yaşananların Türkiye’ye çok şey söyleyen mesajlara haiz olduğu da ortada. Ben bugünkü yazımda Lars von Trier’in Dogville filmini çağrıştıran ve temel payda olarak bir grubu ele geçirmiş olan sessizlik üzerinde yoğunlaşmak istiyorum.

 

Bu olayı açıklamaya yönelik birbiriyle paralel, farklı çatallanmalara müsait sayısız fikirle karşılaştık. Bir çırpıda telaffuz edilebilecek ama yaşamsal ağırlıkları karşısında bir ömür harcanacak konu başlıklarıydı bunlar: Tecavüz, OHAL, sapıklık, cinsel konulardaki çarpık bilgi eksikliği ya da çarpık bilgi fazlalığı vb. Her biri tek tek ele alınabilecek, üzerinde uzun uzun düşünülecek konular. Beni bu hususta en çok düşündüren konu ise OHAL ve Kate Millett’in Metis yayınlarından çıkan Zulüm Politikaları adlı kitabında sözünü ettiği işkence uygulayan ülkelere yönelik notları oldu. Şöyle diyordu Millett ‘İşkence uygulayan ülkeler, yasal safsatalara ve kolaylıklara sığınırlar; artık adet haline gelen ‘olağanüstü hal’ durumlarında, yargılanmak üzere, yasal çağrı türünden anayasal haklar askıya alınarak, işkence uygulaması için gerekli gözaltı, tutuklama ve sorgulamayı kolaylaştırıcı koşullar yaratılmış olur. İşkencenin kendisi yasaklanmıştır, bu nedenle gizlidir ve bu yüzden çok daha etkileyicidir.’

 

Tecavüze uğrayan ya da yaşamlarını kaybeden kurbanlara baktığımızda, ne kadar tuhaftır ki, söz konusu olan işkencenin farklı ellerde ama neredeyse aynı metotla bu bedenlere uygulandığını görüyoruz. Mağdurun ya da kurbanın bedeni üzerindeki iktidarın gözlem gücü, denetim yetkisi ve mutlak egemenlik hissi. Ve elbette gizlilik… çünkü vicdani sorumluluğu bir yana yasal yaptırımı ağır bedellerle ödenecek bir eylemdir işkence! İşkenceyi yapanların, buna dolaylı ya da dolaysız tanıklık edenlerin paylaştıkları mahremiyet! Evet işkencenin mahremiyeti! Günlük yaşamlarına devam eden aile babaları, kızlarının ve eşlerinin namus bekçiliğini yapan saygıdeğer insanlar. Bu durumu bilen bu insanların eşleri, erkek arkadaşları, sohbetlerde dolaşan gizli maço sözcükler, gülüşmeler. OHAL’in bu hal olduğu haller.

Ses yok! çıt yok…Her şey pek normal. Gizli kaldığı müddetçe zarar yok! Kutsal aile babalarının ve dini bütün esnafın masum kaçamakları-alt tarafı! Dile getirilmediği müddetçe her şey çok normal. Bu tür durumlarda dile getirilme halinde maço refleksin vereceği tepki de çok belli aslında: Bağırıp çağırıp yavuz hırsız rolünü üstlenip suçu bertaraf etmek.

Diana Scully, 114 tutuklu tecavüzcü üzerinde yıllarca süren bir çalışmanın ardından yazdığı ve yine Metis’ten çıkan  Tecavüz adlı kitabında tecavüz eden bazı erkeklerin akıl hastası olduğundan şüphe edemeyeceğimizi söyler. Ama suçu işledikleri sırada yalnız yüzde beşinin psikotik olduğunu vurgular. Bu da açıktır ki geriye kalan yüzde doksan beşlik oranda farklı dinamikler mevcuttur.

Ne diyorduk! Belirsiz, kolay kolay anlaşılamaz olanla burun buruna gelmek modern bir yenilik değildir. Ama yeni olan bir şey vardır ki hassasiyetle üzerinde durulmalıdır çağımızda: İnsanın dünyada olup biten korkunç acılar ve şu dakikada bile devam etmekte olan zalimliklerden artık tam manasıyla kaçamıyor oluşu aşikardır ama  buna rağmen bu yüzleşmeyi ‘gerçekten’ sağlayacak araçların mevcudiyetlerinin sahneden çekilmişliği de bir diğer kaybımızdır. Tam da bu haldeyken Gülden Aydın’ın gerçek bir gazetecilik sağduyusuyla ortaya çıkardığı ve kendisine müteşekkir kaldığımız bu vakanın ardından insanların konuşmasını ummak fazla bir iyimserlik mi olurdu?