18/10/2010
Yıllarca önce “Ağrısız” diye bir deneme kaleme almıştım. “Ağrıyı o kadar hissedersiniz ki bir süre sonra o ağrıyı hissetmeyeceğiniz bir noktaya erişirsiniz” diye yazmıştım. Türkiye’deki hallerimize gönderme yapmak istemiştim elbette. Bu yaşadıklarımızı başka türlü nasıl göğüsleyebilirdik yoksa? Ama bazen işler değişirdi. Bir risk, bir değişim, bir anı, farklı bir ağrı… Derken o eski ağrıyı yeniden hatırlayıverirdiniz.
Dişlerim bir implant projesine dahil olduğundan beri tekrar ağrı, ağrı eşiği ve ağrısızlık üzerine kafa patlatmak farz oldu. Ortaokuldan beri sınıf arkadaşım olan dişhekimi Ceyhun Canpolat’la ülkemizde hekim, yazar vb. olmanın aynı bitap gemide hep birlikte bitap düşmek olduğunu ve bunun aslında fena bir duygu olmadığını da vurgulayarak ağrının etrafında dönüp duruyorduk bir iki haftadır. Ağrı nedir? Ne zaman başlar ve biter? Gerçek ağrı nerede hükümsüzdür, nereden kaynaklanır? Bireysel ağrılar kadar kolektif ağrılar da mevcut mudur? Kolektif olanların kökü nerelere kadar iner, nerelerden beslenir? Ağrıyı bir diş gibi kökünden söküp atmak mümkün müdür? Yerine hiçbir şey olmamış gibi sağlam başka bir diş, bir umut, yeni bir hayat görüşü ekilebilir mi? Bu noktadaki karamsarlık bir çözüm olabilir mi yoksa iyimserlik çözümün ta kendisi midir?
İşte tam bu sırada, yani aklım dişlerimin kökünde ve ağrının denklemlerinde gezinirken çok tuhaf bir rastlantıyla o hayali kahraman Polat Alemdar düşüverdi ağrı hazneme! Bu hayal karakter tıpkı Hamlet’deki hayalet gibiydi; ancak dizide söylediği ağır baba laflarla değil de nedense sürekli olarak kafamda gezinip duran “Susurluk’u unut-Susurluk’u unut” repliğiyle aklıma geliveriyordu. Hani bir trafik kazası vardı; hani biz millet olarak “Susurluk öncesi ve Susurluk sonrası hayatlar” diye yemin etmiştik. Hani ışıkları yeter artık diye kapatmış ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, her şey değişecek diye açmıştık ya, işte o Susurluk! Her şeyin köküne inecek ve o ağrıyı temelli söküp atacak, yeni bir umutla Türkiye’ye başlayacaktık ya o Susurluk işte. Oradan demokrasiye olan inancımız, eşitlik dualarımız, özgürlüğe olan sadakatimiz değil de çıka çıka sert bakışlı, bıçkın sözlü, heyt anam heyt tavırlı jilet giysili bir hayal, bir Polat Alemdar ve kartal bakışlı ekibi çıkmıştı karşımıza. Bir de ruhumuzu burkan o ağrı! “Bu muydu yani?” sorusunun ağrısı. Eski, kökü derinlerde, irinleşmiş bir ağrı…
Sonra o ağrıyı, Susurluk’u, onunla temsil edilenleri tüm köküyle geride bırakmış, kazaların da nihayetinde bir “kaza” olduğunu düşünmeye başlamış, orada toprağa gömdüğümüz isyanımızın zaten gereksiz bir isyan olduğunu tekrarlayıp durmuştuk kendimize: SUSURLUK’U UNUT UNUT UNUT.
Buna karşın Susurluk’tan bize kalanlar eşliğinde üretilmiş çakı gibi Polat Alemdar’lı dizide yok yoktu. Tema yalındı: Karanlık güçler ve habis cesaret elele, güzel günlere! Dizinin bu sezonun başındaki tanıtımını çok net hatırlıyordum: Bütün dünya bize karşıydı ve herkesin Türkiye’ye yönelik bir komplo teorisi vardı. Türkiye’ninse buna karşı geliştirdiği çözüm, hemen her yeri Türkiye yapmak anlamına gelecek bir stratejiydi.
İş bununla da bitmiyordu. Ağır ol molla desinler tarzında bir sürü cümlenin yer aldığı bir liste çıkarmak mümkündü diziden. Hangisi ne türden durumlar için söylenmiş sezmesi güçtü ama her birinde “Savulun Kara Murat” geliyor tarzında bir ders mevcuttu. Dizideki sözlerden oluşmuş listede “Bana öyle bir şey söyle ki seni öldürmeyeyim” cümlesini ise çok esaslı bulduğumu saklayacak değilim.
Seni öldürmeyeyim… O koşulu üreten anahtar cümlenin ne olduğunu neredeyse hepimiz biliyoruz. Kendi adıma, belki daha az ölmek, belki yaşarken daha az acı çekmek için o cümlenin ne olduğunu bir kez daha söyleyeyim mi?
AĞRI YOK: UNUTTUK.