02/07/2009
OLMAZ MICHAEL BENDE DE YOK
Bilimkurgu ustası Ursula LeGuin “çocuk ne zaman büyür?” diye sorduğunda bu yalın ama derin sorunun cevabını da vermekten çekinmemişti: “İçine ölüm korkusu düştüğünde.” Sizleri bilmem ama ben ölümlülüğümü 20’li yaşlarımın hemen başında keşfettim. Sonra da yaşamın değerinin ne olduğunu düşünmeye başladım. Bunun için de bir yirmi yılı daha geride bıraktığımı itiraf etmeliyim!
Yine de şunu söyleyebilirim ki ölüm korkusu ve onunla gelebilecek olan büyümek bir yana, yaşamın değeri ona düz bir çizgiden değil, çoğunlukla yamuk bakabilmekteki cesarette saklı. Peki nedir yamuk bakabilmek? A ile B noktaları arasındaki yolun sonsuzluğunu görebilmektir, örneğin. Geçenlerde baypas ameliyatı geçirmiş, sonrasında kalbi iki defa durmuş bir arkadaşımın anılarını dinlerken bunu çok daha net fark ettim. Bu açıdan etrafınızdaki baypaslıları gözlemlemenizi öneririm; işin içine kalp girince yaşamla ölüm arasındaki çizginin felsefi boyutu daha netleşmiş bir kıvamdadır onlarda. Anladığım o ki yaşama eğri bakabilmek için ya yılları hakettiğince devirmek gerekiyor ya da yılların sizi devirmesine izin vermek. O zaman bir noktadan sonra “bırak dağınık kalsın” diyebilmek mümkün olabiliyor. Hem kendiniz hem de yaşadığınız bahtsız ülke için!
Tam bunları düşünürken 50’lik Michael Jackson’ın ölüm haberi geldi. Farah Fawcett de cabası. Birlikte büyüdüğümüz, hayatımızın savrulan yapraklardan ibaret olduğunu anımsatan yakın dostların solmasına benzer bir duyguyla dalgalandık. Zaman sarkacında çocukluğumuzun saflığına eşlik eden popüler yıldızların kayıp gittiğine tanıklık etmekti bu. Elektriklerin zırt pırt kesildiği, darbe ve muhtıraların eksik olmadığı bir ülkede, yaşam yoksunluğuyla bezeli bir biçimde büyüyordunuz. Ama Raffaella Carra’lar, Charlie’nin saçları havalı Melekleri, Uzay Yolu, yakışıklı ve bahtsız Dr. Richard Kimble, dağınık Komiser Colombo ve nicesi durdurak bilmez serüvenleriyle mazbut odanızdaki siyah beyaz kutunuzdan size seslenip dururdu. Şimdilerde onlar ölüp giderken sizin de bir parçanızın onlarla birlikte ölüp gitmesinin nedeni buydu besbelli. Savruk çocukluk hayallerinizin saçmalar halinde uzaya dağılması…
öyle ya da böyle elli yıllık altından bir hazan yaprağı gibi kaydı gitti Michael, özellikle benim kuşağımın gençlik esintilerinden biri olarak. Kimimiz onu sevdi, kimimiz kınadı. Ben onu dinlerken hep Michael olarak dinledim, gençliğimizin Michael’ı. O geleneksel lafı sarfedelim hadi: Besbelli ki yaşamda huzuru bulamamış biriydi! Acaba Toni Morrison’un mavi gözlü bir
kız olmak isteyen küçük siyah bir kızın dramını anlattığı “En Mavi Göz” adlı romanını okumuş muydu? Gözleri mavi olursa yaşamındaki beter işlerin çözüleceğine inanan Pecola’nın romanını. Muhtemelen okumuştu. Ve büyük bir olasılıkla kendindeki takıntıyı da biliyordu.
Ama yaşamda bilmek yetmiyor. Ayağınızın takıldıklarını görebilmeniz için “anlamanız” ve üstelik bunları “kabul etmeniz” gerekiyor. Açık olan bir şey var ki şu ya da bu şekilde bir ömür buna kafi değil, yetemiyor… Yarım asıra yollandığım şu sıralarda cebimdeki hayat harçlığında böylesine net bir sihir olsaydı hiç çekinmeden bunu huzursuz ruhlara sunardım.
Ama korkarım bende de yok böylesi bir hayat formülü!
İyisi mi, bırakalım dağınık kalsın…