12/02/2011
Amerikalı Nobel ödüllü yazar Toni Morrison’un “Süleyman’ın Şarkısı” adlı kitabında bilge bir kadın vardır, bir çuval kemikle yaşar. Bir müddet olayı çözemezsiniz ama daha sonra kemiklerin asıl hikayenin gerçek ipucunu ihtiva ettiğini anlarsınız.
Sadece kitaplar değil yaşamın ta kendisi de böyle. İnsanlar belki, değişen gündem belki, ama kemiklerin yalan söylemeyeceği aşikâr. En azından böyle bir dönemece geldik dayandık artık.
En son Dersim’de toplu halde gömülmüş kemikler bulundu. 230 insanın kemiği. 1937-1938 Dersim Askeri Harekatı’na ait olan bu kemiklerin erkek, kadın, çoluk çocuk topluca gömüldüğü bir mezar olduğu sanılıyor burasının. Belli ki o kemiklerin bize anlatacağı çok şey var. Dersim katliamına yönelik ilk deliller olacağı söyleniyor bunların. Kemikler, oradaki tarihi düzmeceyi görebilmemiz için de bizlere net bir kapı aralayabilir.
Ama iş bununla da bitecek gibi değil.
Kemik yığınları daha da konuşmak ve anlatmak istiyor bize.
Başbakan nihayet Cumartesi Anneleri ile görüştü. Devlet yapısının, kim ya da hangi dönem olursa olsun bu ülkede insanlar üzerindeki ağırlığıyla bir ölçüde yüzleşmesi adına önemliydi bu görüşme. Geçmişin üzerimizdeki yükünün hafiflemesi, ailelerin yılların ardından derin bir nefes alması, toplumsal vicdanımızın rahatlaması… Hepsi mümkün. Ancak ötesi de mümkün. Bu kemiklerin bulunması, her şey bir yana, vicdani bir borçtur. Ama dediğim gibi bu işin ötesi de var: İşkencede yok edilmiş gencecik insanların gıyabında yapılan mahkemelerde masumiyetleri ispatlanmıştı ve bu sonuç ailelerinden saklanmıştı dersek o kemiklerle aramızda farklı bir yaşamsallık ortaya çıkmaz mı? Zira iş sadece kemiklerin bulunması ve mezarlara konulmasıyla çözülecek gibi değil, bu çok belli. O kemikler kendilerine biçilmiş kaderi anlatırken aslında bir ülkenin siyasi coğrafyasını da anlatabilir bizlere.
Besbelli ki o kemiklerde hepimizin yakın tarihi gizli. Bizi insan yerine koymaktan alıkoyan çok şey. Daha net söyleyeyim: O kemikler bizim uzuvlarımız. Bir yerlere özgürce koşamayan bacaklarımız, doğru dürüst hiçbir yere uzanamayan ellerimiz, abluka altına alınmış çene kemiklerimiz, ruhu çalınmış iskeletimiz. Demokrasi, haklarımız, sürekli ihlal edilen hayatlarımız. O geçmişte hepimizin bir yanı gömülmüş durumda. özgürlüğümüz… özgürlük deyince parayla “sahip olmayı” anladığımız hayattan ya da televizyon ekranına yapışıp acıyı keşfetmeye çalışmaktan bambaşka bir duyguyu kastediyorum.
Tüyler ürpertici ama ülkemiz kemik yığınlarına batmış ve bu kemiklerin ahlarıyla yüzleşmezse daha çok bedel ödeyecek bir haldedir.