15/11/2010
Ne zaman atlıkarınca dense zihnimde jelatin kağıtlarının bayrama özgü sesi ve o muazzam bayram tatlılarının lezzeti canlanır. Neden derseniz, zihin sadece görüntüyü depolamaz, sesi, kokuyu ve tadı da hatırlar.
Akdoğan özkan’ın “Kardeş Bayramlar” kitabında Kurban Bayramı için anlattıklarına baktığımda belleğimin içinde kalmış bir sürü tozlu kaydı yeryüzüne çıkarmak nasip oldu. Bunlardan ilki ve en önemlisi bayram yeri olarak anılan panayırlarda kurulan salıncaklar ve o salıncaklara binen çocuklardı. Kısaca atlıkarıncalar! Günümüzde panayırların o eski tadı, tuluat kumpanyalarının ya da cambazların çadırlarının yerinde yeller esiyor! Artık onların yerini devasa alışveriş merkezlerinin elektronik edavat yüklü ve yüksek desibelli müzikleri eşliğindeki animasyonların almış olduğunu fark ederek -ve elbette bir kez daha yaşlandığımı da fark ederek- “Ah ah nerede o eski bayramlar!” dedim. Ama ardından bu iddialı ve romantik cümlenin devamını ne yazık ki getiremedim. Kokular, bölük pörçük anılar, şekerler, çikolatalar, temiz giysiler, daha da fecisi, ortalıkta boğazlanan hayvanlarö Hiçbiri bir bütünlük içersinde değildi zihnimde. O zaman bütünlüğü aramanın gereksiz olduğunu keşfediverdim.
Bayram ya da değil, hepimizin bir sürü anısı var aslında. Ama umduğumuz gibi değil, parça parça. Onları “bütüne tamamlarsak” kendimizi daha iyi hissedeceğiz gibi geliyor bize.
Bilinen bir refleks bu: Kendimizi görebildiğimiz bir geçmiş, bugünün içinde kendi yaşamlarımıza sahip olup olmayacağımızı da belirliyor. Ah, bir bütünü, ormanı görebilsek. Her şey çözüme kavuşacak o zaman. Nereye ait olduğumuz, köklerimiz, dinimiz, etnik kökenimiz, dilimiz, cinsiyetimizö Anılar da bunlardan nasiplenecek elbette. Kim tutabilir ki bizi o durumda! O zaman şunu diyebileceğiz: “İşte ben bu anın şu kişisiyim, yekpareyim, bütünüm!” Ama öyle olmuyor. Zaman anıların kırılganlığında tüm bu katı çerçevelerin içinden dalga gibi geçiyor. Geriye ise günlük, bütünlüksüz deneyimler kalıyor. Etrafımdaki birçok insan anılarını, dolayısıyla geçmişi bir bütün içinde göremediğinden yakınıp duruyor. Bazen ben de bu kuşkuya düşüyorum. Oysa çağımız parçalı anılar, dolayısıyla parçalı kimlikler çağı.
Bunu takip ederek böylesi bir coğrafyada kutlanan bütün bayramları seviyorum. Bir atlıkarıncanın tepesinden ya da oradaki coşkulu kısacık andan bakılabildiğinde hepsi insanı insana anlatıyor. Acılardan sonra varılan kardeşlikleri, kederlerden ve tecrübesizliklerden çıkartılan dersleri, bu derslere rağmen yine düşülebilecek insani yanılgıları dillendiriyor. Tek tek var olarak, aradığımız coşkuysa coşkuyu, neşeyse neşeyi, dersse dersi tamamlıyorlar belleğimizde. Ne savaşlar gibi iddialı ne de resmi tarih kadar bütünlüğe meraklılar. Oysa savaşlar bitiyor, tarihler eskiyor, değişiyor, dönüşüyor. Bayramlar? Onlar içlerinde taşıdıkları coşkuyla hep var!
Kıssadan hisse: İşin sırrı atlıkarıncada! Şimdi detayları bırakın, sadece dönebildiğiniz kadar dönün hayali panayırınızda.