Masumiyet suç ve ceza

Haftanın en az iki günü çağlayan’da inşa edilmekte olan Ortadoğu ve Balkanların en büyük Adalet Sarayı’nın önünden geçiyorum. ülkeyi ilk defa ziyaret eden bir turist edasıyla ‘Sarayı buysa kim bilir kendisi yani adaleti nedir’ diye soruyorum kendi kendime. Bir yandan da binalar devasalaştıkça temsil ettikleri olgunun böylesi bir görkemin altında ezilip kalabileceğini düşünüp duruyorum.

Taş atan çocuklar yasasından yararlanacak olan Ogün Samast’ı bir insan olarak düşünüyorum nicedir. Taş atan çocuklarla ilgili yazdığım kitapta masumiyetin ne olduğu sorusunu sormuş, masumiyet ve suç denklemini irdelemiş, oradaki bütün çocukları masum gösterdiğim için bir takım çevreler tarafından eleştirilmiş bir yazarım. Ogün Samast’ın bu yasadan yararlanacağını duyduğum anda, böyle bir insanın kitabını yazsaydım onu nasıl ele alırdım diye düşünmeye başladım. Sanırım rotamı değiştirmez, öncelikle bu insanı böylesi vahşi bir suça iten nedenleri anlamaya çalışır, masumiyetin ne olduğunu sormaya devam ederdim. çünkü suç kadar suça iten nedenlerin de tartışılması önemlidir. Eğitim ve onun uzanabileceği alanları yaratamaz, her türlü sefaletin ve virüsün üreyebileceği ortamları yok sayar ve gözden kaçırırsak vakti zamanında Rakel Dink’in de söylediği gibi çocuklardan katiller üretmeyi serileştirmiş bir toplum haline dönüşürüz. Ki genel gidişat bu yöndedir. Bu insanlara aidiyet duygusu veren yerler nerelerdir, bunlara samimiyetle bakmak gerekiyor.

öte yandan taş atan çocuklar yasasından yararlanacak bu dava, hukukun, en genelgeçer anlamıyla, farkları ve farklılıkları gözetmediğinin, belli bir normun içinden konuştuğunun en önemli kanıtlarından biri olarak karşımızda duruyor. O zaman devreye acilen adalet ve vicdan duygusu giriyor. Bu adalet ve vicdan bağlamında doğru bir karar mıdır? Kesinlikle hayır. Yoksullukları ve yoksunlukları neredeyse aynı ekonomik yaradan kaynaklanan insanlar olsalar da, iradelerinin onlara çizdiği yol farklıdır. Taş atan bir çocukla Hrant Dink’e kurşun sıkan iki ‘genç’ arasında, polisten, yargıçtan gördükleri muamelenin farklılığı bir yana, gerçekleştirdikleri eylem anlamında da farklı yollar söz konusudur. Her ikisinde de yok sayılmanın öfkesi mevcut olsa da biri kendi alanına yöneltilen tehdite karşı meşruiyetini savunmakta, diğeri ise başkasının meşruiyetini yok ederek kendi alanını oluşturmakta, ya da oluşturduğunu sanmaktadır. Birinde nefsi müdafaa varken bir diğerinde başkasını katletmek söz konusudur. Bu noktada masumiyet ve suç arasında kurulacak paralellik başka bir denkleme dönüşür. Bunun adı suç ve ceza’dır. Buna güneşli bir Taksim günü doğuracağı dehşet ve acıları düşünmeksizin bir ülkenin pimini çektirmeye meyleden zihniyet de dahil… Masumiyetin suça dönüştüğü ve cezasız kalmaması gereken o yer! Hukukun atlayabileceği ama adaletin atlamaması gereken bir noktadır burası. Görkemini beton bloklardan, şaşaalı camlardan değil vicdandan alacak olan bir sestir o ve asal olandır.

Hayalim odur ki bundan sonraki zamanlarda çağlayan’daki Adalet Sarayı’nı Kafka’nın kahramanı gibi bir yanılsamayla seyretmeyelim. Onu Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki gibi, kitabın yalın teması eşliğinde fark edelim: İşlenen her suç er ya da geç cezasını bulacaktır.