Dört Gün

Bayramın ilk günü eşim Ruşen çakır’la birlikte Sapanca gölünün kenarındaydık. Son iki-üç aydır bu kadar sakin olduğumuz az zamanımız oldu. Türkiye, anayasa kazanı içersinde freni patlamış bir kamyon gibi hızla bugünlere geliverdi. Tansiyonumuz yükseldi. Oysa hepimizin içinde büyüyeceği, yaşayacağı, soluklanacağı bir anayasa tasarısı olmalıydı bu.

Göle baktım; üzerinde hafif çırpıntılar. Geniş su parçalarının hikmeti budur diye düşündüm: Dalgalanmalara, gelgitlere izin verir, onlarla vardır. Gölün insana huzur veren büyüsüne bir süre takılıp kaldım, bu yüzden.

Bayramın ikinci günü. Hakkari’den yeni, ağır haberler geldi.

13 yaşındaki Vedat Turan Hakkari’de çıkan çatışmada ağır yara aldı. O sırada bayram şekeri topluyordu! Bizler Anayasa’nın 26 maddelik paketini tartışmakla haşır neşirken… Sudaki mercan birikintileri gibi oradan oraya savrulurken bu ülkede gencecik bir çocuk, bir başka fidan daha, bir hiç uğruna hayat ve ölüm denkleminin narin çizgisine çekiliverdi.

Bir uzman çavuş havaya silah atarken her nedense havadan pike yapıp yere kapaklanıveren bir mermi 13 yaşındaki bir çocuğa kaza ile çarpıvermişti.

Bizler Anayasa’nın evet ve hayırlarıyla boğuşurken tam da bu topraklarda, hak ve özgürlüklerin ihlalinin daniskasının yaşandığı bir bölgede, Hakkari’de, bir çocuk kaldırımın taşlarına yığılıverdi.

Şeker Bayramı’nda bir uzman çavuş neden silahına sarılır? Bir bayramda neden arbede yaşanır? Silahtan önceki sözlere ne olmuştur? O sözler ne zaman inandırıcılığını ve insanı sahneden itelemiştir de yerine beter maskeler devreye sokulmuş, bir öbek kan, kurumuş, sahibinin yalnızlığı gibi kaldırım taşlarında durmuştur?

Hızlı hızlı not aldım defterime: Bu ülkede hiçbir genç, hiçbir çocuk bu kirli savaşın fitneyle lekelenmiş adaletini hak etmiyor. O kirli savaşın adaleti bu savaştan yeni iktidarlar üretmeye çalışanların olsun.

Bayramın üçüncü günü: Basketbol millilerimizin başarısı tavan yaptı. Bu başarı bize bu ülkede istenirse her şeyin iyi yapılabileceğini gösteriyordu.

Ama içim buruktu. Hiçbir bayram hiçbir çocuğa Vedat’a yaptıklarını yapmamalıydı.

12 Eylül sabahı: Saat 8. Otuz yıl öncesine denk, bulutlu bir hava vardı. öyle hatırlıyordum. Sandık başındaki sırada bir edebiyat öğretmeniyle lafladık. ‘Dertliyim’ dedi. ‘Bu ülke ne zaman toparlanacak? Bugün Türkiye’de yaşananlara demokrasi diyemeyiz.’

Haklıydı.

Demokrasiyle zorlu bir sınav vermek durumundaydık. Ama sadece ait olduğumuz grup, sınıf, bölge, geçmiş için değil. Kendimiz gibi olmayanlar için de. Belki de özellikle onlar için.

Bugün Türkiye’de verildiği söylenen demokrasi mücadelesi yalnız kendine benzeyenlerle yanyana durabilme, kendine alan açıp onu elinde tutabilme mücadelesidir. Ki bunun adı demokrasi falan değildir. Bir gölün içindeki ve dışındakileri kapsayıcılığındaki sadelik, enginlik değil olsa olsa freni patlamış kamyonun içindeki debelenme halidir bu. İktidarda olanın kendi gibi olmayanı yok sayması… Ya da iktidar olmayanların iktidara gelme ve kendi ötekilerini yaratma özlemi.

Otuz yıldır farklı aktörlerle yaşadığımız bayat senaryo budur. Otuz yıldır değişmesini özlediğimiz, beklediğimiz asıl bu.