Anayasal hakkımız

Kafamız karmakarışık. Düzenin yıllardır hükmü olan “tak fişi bitir işi” mantığıyla harap hale gelmiş zihnimiz bu kez telaşa kapılmadan berrak bir karar vermek istiyor. çünkü anayasal hak ve özgürlükler demek yaşamın içersinde “birey” olabilmenin olmazsa olmazı. Ama nafile!

Bu haldeyken 10 Aralık Hareketi’nin anayasa paketinde yer alan 26 maddeyle ilgili hazırladığı “Evet mi, Hayır mı? Neden?” başlıklı çalışmayı bir solukta okudum. özellikle vurgulanmış olan toptancı, indirgemeci ve antidemokratik unsurların altını çizerek ve 1982 Anayasası’nı bir kez daha düşünerek…

Birbirinden farklı 26 maddeyi bir bütün olarak “Evet” ya da “Hayır” diye onaylamanın başlıbaşına sorun teşkil ettiği referanduma yönelik soruların başında, neden 1982 Anayasası’nın ruhu ve felsefesi olarak nitelenebilecek “Başlangıç” kısmına dokunulmadığı, Türkiye’nin en harlı konusu olan yurttaşlık tanımına neden hiç el sürülmediği, özellikle de zorunlu din dersleri bölümüne neden hiç uğranılmadığı hemen hepimizin merak konusu. Toplumsal bir uzlaşmayla sağlanması beklenilen yeni anayasanın, kısacası yaşamakta olduğumuz sorun ve çelişkilere bütünsel ve kapsayıcı bir bakış açısıyla oluşturulmasını umduğumuz çözümün miting meydanlarında ya da ekranlarda insan içermeyen bir strateji ağı ya da gelecek genel seçime yönelik bir yatırım biçiminde planlanlanmış, hükümetin tekelindeki bir senaryo şeklinde gösterilmesiniyse bu topluma yapılmış bir hakaret olarak görüyorum. Ağırlık olarak söz konusu değişikliklerin “yargı” alanında yoğunlaşmış olması, hak ve özgürlükler konusunda yapılan değişikliklerin gölgede kalması “yine mi?” sorusunu akla getiriyor.

Bu çerçevede bakıldığında anayasa değişikliklerinde kamu çalışanlarının toplu sözleşme hakkı var ama yasal olarak grev hakkı yok. Grev olmadan toplu sözleşmeye nasıl gidilir, benim aklım almıyor. Anladığım şu: Anayasa işverene güveniyor ama aynı güveni çalışanlar, emekçiler için beslediği söylenemez!

öte yandan çocuk haklarına yönelik düzenlemelerde çocuk hakları bağımsız bir hak olarak değil ailenin korunması bağlamında düzenleniyor. Yani siz caddede çocuğunu öldüresiye döven bir ana babaya müdahale edemiyorsunuz, etseniz dahi “bu çocuk benim, sana ne oluyor be! Döverim de severim de” diyebiliyor size karşınızdaki. (Bu konuda çok deneyimim var! Her seferinde annelik hakkı, babalık ruhu retoriğiyle ya da geyiğiyle karşılaşmışlığım.)

Ana-baba yerine devleti koyun. İşiniz daha da karışabilir! Cezaevlerinde üstü kapalı, gerekçelendirilmiş şiddet gören çocuklara (“ama onlar terörist” diyerek örneğin!) devletin böyle sahip çıktığını! Yeni düzenlemelerde sadece istismar ve şiddet ile sınırlı tutulan ve bu anlamda çocuğun gelişme hakkına yer verilmeyen bir ufuksuzluk söz konusu.

Bir diğer hak özgürlükler konusuysa özellikle yıllardır kadın çalışmalarında hukuki yönden eşitlik fikrini özveriyle savunanları ilgilendiriyor. Yeni düzenlemelerde “pozitif ayrımcılık” ölçütü hâlâ yok! Türkiye bu ibareyi hukuka ve sonrasında hayata geçirmediği müddetçe eşitlik fikri eli böğründe kalmış bir gerçekliktir, bunu artık görelim.

Hepimiz gibi bir yurttaş olarak eli yüzü düzgün bir anayasa istiyorum artık. Eşitlik fikrini adaletli bir biçimde yansıtan bir anayasa! Buna hem bir vatandaş olarak hem de bir yazar olarak acilen ihtiyacım var. Bir vatandaş olarak bunu istiyorum çünkü çağımızda “sağlam” bir demokrasi birey için vazgeçilmez olandır. Bir yazar olarak bunu istiyorum çünkü temel ne kadar sağlam olursa bir yazarın onu ve onun aygıtlarını özgürce eleştirme gücü o kadar özgüvenli, özerk ve sağlam olacaktır.