Kırmızı Alarm!

O koca kent İstanbul’da kırmızı alarmlı bir Perşembe günüydü. Henüz büyük yağmur yağmamış. Telefonlarda insanların sevdiklerinin sesini duyar gibiydim: “Eve dön. Kırmızı alarm verildi!” Bu arada, beni kimse merak etmiyor diye hüzünlenmiyor da değildim. Meğer telefonumu yanıma almamışım! Bu da başka tür bir yalnızlık, teknolojik olanı. O sanal ıssızlık içerisinde etrafımı seyrettim bir müddet. çocukluğumdaki felaket senaryolu Amerikan filmlerini andıran üstü örtülü mesajlarla yüklüydü çevrem: “Acele et, fırtına geliyor!” İnsanlar haklı olarak hızlı hızlı ilerliyordu İstiklal Caddesi’nde. Belki bu hepimizin rutin koşturmasıydı fakat kırmızı alarmla, hep birlikte başka bir boyuta atladığımız da aşikârdı. Havada yer yer burnundan kıl aldırmayan, yer yer nezaket sınırlarını zorlayan bir panik havası. Bulutlara bakıyordum o sıra. Onlardaki hız da biz insanlardaki gibiydi. Göğün içinde akıyorlardı kızgın gri öbekler halinde. Yerküredeki hızın yarattığı o müthiş suni kargaşa hali onlara bile sinmişti. Bu hız başlıbaşına başka bir kırmızı alarm demekti, besbelli. Bu hızın eşliğinde yaşananlar, söylenecek sözler, yapılacak işler, bu söz, iş ve yaşananlar doğrultusunda gerçekleşenler, kazanılanlar, kaybedilenler, hatta insan ölümlerinin bile pek bir önemi kalmıyordu bir süre sonra. Ağaçların köklerinden söküleceği yönünde meteorolojinin verdiği alarm “şehir efsanesi” tarzında etrafta çalkalanadursun caddenin göbeğinde ne yapacağımı bilemez halde oyalanıp duruyordum. O yoğun hareketliliğin içerisinde tuhaf bir durağanlık da mevcuttu sanki. Karıncalar gibi sağa sola gidip gelsek de olağanüstü bir hal için tıknefes olmuş bekliyorduk. Aklımızda bir önceki seller, sel sularına kapılanlar, insan yaşamının önemi, beyhudeliği, sıradanlığı, ölüm, yaşam ya da sadece bir an önce eve gitme fikri. Tüm bunları erkenden önlemek için verilen bir alarm mıydı kırmızı alarm yoksa geçmişin belleklerimizdeki anılarını tetikleyen bir replik mi? Bana öyle geldi ki biz oradakiler yağmurun, dolunun, fırtınanın tepemizden aşağı boşalmasından çok bu fikrin referans verdiği anlamlardan ürker haldeyiz, haklı olarak. Kısaca gerçeğin kendisinden değil, gerçeğin kafamızdaki kurgulanış biçiminden. Hazır durmuşken bu kentte mazgallar açılsa, taşıma araçları sağlıklı tetkiklerden geçebilse, asfalt ve köprülerin imarında, kısaca şehir planlamasında her şey usulüne uygun yapılsa, ağaçları kesme suretiyle yeni yaşam alanları yaratma çılgınlığından vazgeçilse, bu gerginliğe hiç gerek kalmazdı diye düşündüm. Olağanüstü halleri değil bu halleri ortadan kaldıracak olağan önlemleri. Yangınları, selleri, depremleri, OHAL’leri, bu haller suretiyle cepleri dolup taşanları düşündüm. İnsani korkularımızı ve onlarla baş edebilmenin insani, teknolojik, vicdani yollarını. Bereket beklenen olmadı, bu seferki fırtınayı ucuz atlattık. Sonrasında “İstanbul’un havası kadını gibidir” diye bir açıklama geldi! Bu söze ne diyeceğimi bilemedim.