Hişt Hişt! 14 Şubat geliyor!

Yarın Sevgililer Günü. Ancak bu günün bir başka anlamı daha var. özellikle biz edebiyatçılar ve edebiyatseverler için. Zamanında Türkiye PEN’inin çabaları sayesinde 14 Şubat, aynı zamanda Dünya öykü Günü olarak da kutlanıyor. Bunun gerçekleşmesinde yazar özcan Karabulut ve akademisyen Aysu Erden arkadaşlarımızın katkılarını unutmak mümkün değil.

Bu vesileyle yıllar önce 14 Şubat Dünya öykü Günü dolayısıyla edebiyatçılar ve edebiyatseverlerle bir araya geldiğimiz bir toplantıda yaptığım bir konuşmayı hatırlıyorum. Orada 14 Şubat’ın Sevgililer Günü diye anılmasından dibine kadar istifade eden sektöre yönelik bir eleştirim vardı. Bu eleştirim hâlâ mevcut.

“Bir insanın bir insanı sevmesinden daha güzel ne olabilir?” diye sorabilirsiniz. Buna yanıtım “elbette daha insani olanı olamaz” olacaktır. Hele sevginin yerine hoyratlığı, şefkatin yerine şiddeti, birbirini anlama yerine küfürleşmeyi sürekli soluduğumuz, yaşamın kıymetini sürekli ertelediğimiz bu günlerde. Bir insanın başka bir insanı sevmesinden vazgeçtim, insanın kendisini sevmesinin ne kadar önemli olduğunu hatırlamak durumunda olduğumuz günler bunlar. Kastettiğimin narsizm gibi sorunlu bir duruma işaret etmediği açık. Cidden kendimizi sevmek ve onaylamaktan bahsediyorum. Kendimizi onayladığımızda karşımızdakine bu kadar öfke duymayız ya; benim sözünü ettiğim bu türden bir barışıklık. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığından elbette sevelim.

Tamam.

Ama bir de buradan yola çıkıp işin alabildiğine abartılması kısmı var ki benim asıl eleştirim buna yönelik. Bu yüzden 14 Şubat’ın zihnimdeki karşılığı, aman ille de muhalif olayım diye değil buna inanın, “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey” demiş olan o esaslı yol arkadaşlarımızdan biri Sait Faik’in cümlesine denk düşüyor. Sanırım böylelikle hem sevgiyi dışlamamış hem de sevginin bir yaşam felsefesi olduğuna olan inancı da pekiştirmiş oluyorum. Sadece sevgiyi değil, sevginin karşıtı olabilecek duyguları da bize anlatan, bu sayede sevgiyi bulabilme şansını yine biz insanlara sunan edebiyatın ışığı 14 Şubat’a denk düştüğüne göre “hişt hişt” deyip Sait Faik’in o eskimeyen öyküsünün son bölümünü sizlerle paylaşayım:

“….

‘Sen değil misin hişt hişt diyen?’

‘Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?’

Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!… Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanlar… ?

‘Hişt hişt !’ ?

‘Hişt hişt !’

‘Hişt hişt !’”?

Sadece sevgililere değil, yalnızlara, yalnızlıklarını kalabalıklandırmasını umut edenlere, hatta Fransız yazar Baudelaire’in deyişiyle “yalnızlığını kalabalıklandırmasını bilmeyen, telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını bilemez” noktasında gezinen zihinlere, çoğulluğu keşfetmiş olanlara ya da daha sonra keşfedeceklere, edebiyatın ve sevginin pırıltısıyla:

“Yarın 14 Şubat. Hişt! Hişt!”