Bayram harçlığı

Son derece kendi hâlinde bir insandı. Bunun için özel bir çaba harcaması da gerekmezdi. Zaten yaşadığımız çağın çocukluğu, kendi hâlinde olmanın dünyayı anlamak için yeterli olacağını fısıldayan bir çağın çocukluğuydu. Öne çıkmak, göze görünmek gibisinden dertler, belki de bu yüzden, o sıralarda büyüyen bizlere çok da fazla bir şey ifade etmezdi. En şaşırtıcı olanı bulmak, onun sevdasına kapılmak çağı henüz gelmemişti ve bizler bunun yerine sokak aralarında gazoz kapağı oynamayı, en fazla o tırtıklı kapaklarla hava atmayı tercih ederdik.

Elimde kargacık burgacık notlarımla geçen gün bindiğim uçak küçük hava boşluklarına düşünce birden hatırlayıverdim o arkadaşımı. Onunla birlikte o çocuksuluğu da. Ve elbette bayramları da!

‘Dünya bir keşiftir’

Neden pilot olduğunu bana şöyle açıklamıştı bir seferinde:

‘Dünya bir keşiftir!’ Bu cümlenin üzerine kafamı boş boş sallayınca da; ‘Biliyorum bu bir edebiyatçıda heyecan uyandıracak bir cümle değil ama bu cümle benim hayatımı belirlemiş bir sırdır, üstelik de bir bayramda!’ diye eklemişti.

Oysa yanılıyordu. Dünyanın bir keşif olduğu anlamında değil elbette. Bu cümle, cümlenin kendisinden, günümüzde suyu çıkartılmış ‘keşif’ sözcüğünün ifade edebileceklerinden bağımsız olarak, sadece edebiyatçıların değil, dünyadaki bütün insanların, hâlâ ve sonuna kadar, heyecanlanması gereken bir cümleydi.

Arkadaşımın o cümleyi keşfetmesine neden olan zaman dilimi ise, yani bunu bir bayramda keşfetmiş olması ise olsa olsa onun katmerli bir gökkuşağının altından geçmesi demekti… En azından bugünden bakıldığında!

İşin sırrına gelince: Hatırlayan hatırlar. Eskiden ellerimize mendiller tutuştururdu büyüklerimiz. O patiska mendiller sert bir biçimde hışırdardı; içine konulan bayram harçlığının sesiydi bu. Çocukluğun bayram sesi. Ne kadar mendil, o kadar bayram demekti. Ve o kadar eğlence.

Anneannelerin en kötüsü!

Pilot arkadaşımın bayramın birinde başına gelense böyle bir mendilin peşine takılmış olandı. Mendilin içinde hışırdayanı çocuksu bir sevinçle karşılamış, mendilin katlarını coşkuyla açmıştı. Katlanmış üçgen mendili, önce katlı bir kareye sonra başka koca bir ince kareye dönüştürdüğünde ise… İçinden çıkana bakıp çok öfkelenmiş ve isyan etmişti. Bu da neydi böyle! Bununla ne dondurma alınabilir, ne de diğer bayram çocuklarına hava atılabilirdi! Sonuçta bir şeker, hatta sakız bile değildi bu… Böylesi anlamsız bir şeyi eline tutuşturan anneannesine öfkeyle bakıyordu. Bayramı zehir olmuştu. Neden herkes gibi anneannesi de ona bayram harçlığı vermemişti ve bu saçma sapan şeyi tutup koymuştu o mendilin içine?

Bildiği ne kadar kötü laf varsa içinden saydı döktü anneannesi için. Hatta kendini alamadı, 8 yaşını aşan bir cümleyi de yüksek sesle söyledi.

‘Sen anneannelerin en kötüsüsün!’

Oysa torununu bilen, tombul bacaklı emekli öğretmen, yani şu kötü anneannene, neyin ne olduğunu bilen kadınlardandı. Keşif bu ya, o da oğlanı keşfetmişti. ‘Gel yanıma otur hele bir,’ dedi. Ve başladı mendilin içinden geçeni ona anlatmaya: ‘Bak bu var ya…’

Mendilin içinden harçlık yerine küçük bir dünya haritası çıkmıştı. Çıkış o çıkış.