10/10/2006
Gecenin derinliklerinden geldi telefon. Kadın sakindi, bekliyordu bunu sanki- ama gözcüsü değildi gecenin.
Telefonun ucundan bir ses, gecenin içinden geçti, küfür doluydu adamın sesi, adam bir partiden milletvekili olmaya hazırlanan biriydi. Hayatında ilk kez gerçekten sevdiği söylenebilirdi. Bundan öncekiler hazan rüzgarlarına kapılıp giden çeşnilerdi, hayatın tadı tuzu. Oysa şimdi…Bir hafta önce evlenme teklifi etmişti sevdiği kadına.
“Kimsiniz?” diye sordu kadın-sakindi. Yusuf’tan iki gündür alamadığı haberlerin takipçisiydi- ama nöbetçisi değil. Bulunduğu odanın iyice kuytu diplerinden birinde Cezanne’in bir reprödüksiyonu vardı: Estaque’dan Görünen Marseille Körfezi. Oradaki dağlar, deniz kadar sakindi kadın-ama hissiz değil.
“Hadi konuş” diye bağırıyordu adam.
“Kim, ne?” diye şaşaladı yine de kadın.
“Hadi konuş, söyle bakalım Zül’cüğüne, anlat bana anlattıklarını, sevgilimle yaşadığınız aşkını anlat Zül’e…”
“Kim…ne…” diye durdu, bekledi kadın.
“Konuş bakalım serseri” diye uludu adam, yaralı, ezikti. “Kim olduğumu söyle, sevgilimle oralarda neler karıştırdığınızı anlat Zül’e”
Adam gerçekti. Bir kuyrukta beklerken geçmeyen saatler kadar, bir türlü pişmeyen yahninin verdiği can sıkıntısı ve dışarıdaki matkaplı yol çalışmasıydı.
Adam, hayatta kaçamayacağımız bütün yalanlar denli gerçekti; gerçekti, gerçeğin ta kendisi. Takside unutulan cüzdan paniğiydi varlığı ve su faturasının ödenmesi gereken son tarihiydi ısrarı.
“hadihadihadi” diye inliyordu telefonun öbür ucunda.
Kadın bulunduğu odadaki denizi gördü, dağları, körfezi. Gece onları da almıştı içine, sus pus duruyorlardı. Zamanın içinde bir zamandaydılar, kendilerince bir galada-ama kadının zamanında değil. Kadın kırılan bütün gafların adı olabilecek bir zamanın içindeydi o zaman-ama yine de serinkanlı ve kendine hakim. Bekleyecekti.
Telefonun başka bir ucundan-daha derinlerden değil ama
“Zül” diye bir ses geldi o zaman.
“Zül orada mısın?”
Bu sesi tanır. Yusuf’tur bu. Yıllardır hayatı kaptan kaba boşalttıkları Yusuf.
Bu sesi tanıyordu. Zül diyordu, diyordu da susuyordu ses. Ses bir ona geliyor, bir ondan uzaklaşıyordu.
Kadın durduydu, usulca beklediydi o zaman.
“Söyle ona, hadi söyle bakalım” dedi adam, genzinde milletvekili sesi, ruhunda aday ruhu, duruşunda demokrat, hayli iyi kalpli, vasat öngörülü, samimi el sıkışlı, dost canlısı olduğu söylenebilir, çokça kompleksli.”Bana anlattıklarını ona da anlat. Zül’cüğüne. Sen kiminle aşık atıyorsun, anlayacaksın. Anlat bakalım ona da!”
Kadın bekliyordu. Bekliyordu böylesi bir haberi ama bekçisi değildi haberin. İki günden beri haber alamadığı Yusuf’un şimdi Marseille’e benzeyen bir yerde, bir iş görüşmesi için iş arkadaşı Yonca’yla olduğunu biliyordu. Tuhaf rüyalar görüyor , o rüyalarda toprak toprağı söküyor, yer yarılıyor, bunları ilkyaz rutubetine ve o sıralar yaşamakta olduğu nefes darlığına veriyordu. Yine de bekliyordu böylesi bir haberi. Sessizce, tetikte-ama pusu kurmak için değil.
Çaresiz milletvekili adayı böğründe bir ağrı sinirli sinirli gülüyordu gecenin içinde, İstanbul-Marseille’e benzer bir yer-İstanbul koridorundaki üç hatlı telefonda. Aday: Repliğini tekrarlayıp duran ezberi bozuk oyuncu, telesekreteri takılmış telsiz cihaz, alarmı susturulamayan araba-gecede.
“Konuş hergele, sevgilimle yediğiniz naneyi anlat bakalım Zül’e, madem bu kadar cesursun, cesurmuş, Yonca dışarıdayken arayabiliyorsun ancak beni bak, madem bu kadar yiğitsin, eşitlensin ara, anlat bakalım öbür yakaya, her şeyi anlat Zül’e.”
Demokrasi eşit şartlar, eşit mesafeler demekti. Açıkça formüle edilebilirdi bu. Oylar bu koşullar altında toplanabilir ve bir potada eritilebilirdi.
Bu yüzden mi “Zül, ben” demiş kalmıştı Yusuf.
Zül ben, Züleyha ben, , sırların adamıyım diye kandırdım onu / O da inandı bana / İnanmasını istemedim ama hoşuma gitti, gururumu okşadı bana inanması/ Hayat hızla geçiyor oysa / Hızla çürüyoruz hepimiz / Birbirimize bakışlarımız sahte / Birbirimize inanışlarımız sahte / Bizden umuda inanmamızı talep edenler sahte / Bu oyunu oynarken birbirimize, içimizdeki deniz sahte, dağ sahte / Sevgiler, inançlar uyduruk, gerekçeler sahte / Her şey komik ve beş para etmez / Bunları anlattım, inandı ve aşık oldu bana / Affet beni bu bizim ortak andımızdı oysa/ Ama bilir misin ki dünyadaki bütün andlar da sahte…
Zül o zaman anladı ve bildi ki Yusuf aşıktır.
Zül o zaman üç hatlı telefonların, kısacası teknolojinin, mesafeleri hızla kat ederek varabileceği delilikleri ve bu deliliklerin erebileceği gündüz kabuslarını gördü, hissetti bunu ama sevmedi. Yusuf ve Yonca arasındaki ilişkinin sacayaklarını gördü-bu sacayaklarından birinin kendisi olabileceğini; kaderin cilvelerini ama sevmedi. Bu ateşli milletvekili adayının, bu adayın Yonca adlı sevgilisinin Marseille’dekilere benzer bir manzarayı gören soğuk mobilyalı otel odasında, Yusuf’un şaşkın bakışlarının içinden geçen düşüncelerinin yer aldığı bir zamanı ve bu zamanın resmini sezdi; ama kendini bu resme ait hissetmedi.
Yusuf aşıktı. Zül o zaman aşka inandığını hatırladı. Hatırladı ama umursamadı.
Fücceten gidebilirdi ama gitmedi. Ruhunun fünyesini ateşleyebilirdi-ateşlemedi.
Bekleyebilirdi daha-ama hayır beklemedi, beklemeyecekti daha.
dünyadaki bütün andlar sahte
Demişti Yusuf.
Sevgiler, inançlar uyduruk, gerekçeler sahte
Demişti.
Haklıydı Yusuf- ama yeterince değil.
Kütttttttt diye kapatacaktı üç hatlı telefonu; “ben bu işte yokum” demek için -ama çok da meraklısı olmadan verdiği mesajın. Yatıp derin bir uyku çekebilirdi sonra. Sabah uyandığında başka bir kıyısında bulmak için kendini hayatın. Umut ederek-çok da fazla değil ama. Kısaca, bu halini severek, hem yediği silleyi hem attığı şamarı ve tahmin edeceğiniz gibi, çok da takmayarak sonrasında- her ikisini de.