Avrupa Avrupa !

 

AVRUPA AVRUPA!

DUYSAN DA VARIZ DUYMASAN DA…

 

 

 

Mayıs’ın son haftası Viyana’da geniş bir meydanın içine ahmak ıslatırcasına serpiştiriyordu Avrupa yağmuru-medeni medeni. Elbette bendeniz de aynı meydanda hafiften hafiften su çekenlerden biriydim. Don Giovanni giysileri içindeki gençten bir oğlan konser biletleri satmak istiyor, kolundan kibarca yakaladıklarına “Avrupa müziktir” diyordu sanki. Bu farklılığı, bu farklılıktan doğan esini hissetmenizi sağlayacak o kadar çok nesne vardı ki etrafta. Bir kere binalar. Tarihin ta kendisi olmaktan gurur duyar bir halleri vardı. çini, altın ve uyum harikasıydılar. “Avrupa estetiktir ve mimari de bunun ta kendisidir” der gibisinden bir ruh vardı salınışlarında meydana, meydandan başka yerlere.  Avrupa görselliğin, görselliği kültürle harmanlamanın, rahatlığın ve bu rahatlığın medeniyete karıştığı bir yer olarak kendisiyle ne kadar övünse azdı o anda, o meydanda. Gözü kimseyi görmüyordu, heykeldi, restorasyondu, ahenkti, resim ve görsel sanatlardı, sergiler, operalar, akla gelen, gelmeyen her türlü nesne…

Derken o da ne!  Yağmur kısa bir anlığına araladı perdeyi ve aynı meydanda bir değişim meydana geldi: çocuk seslerinin Avrupa’nın halesine yer yer karıştığı, yer yer kendi sesiyle kavrulduğu, mekana meydan okuyan bir boşluk yaratıldı zamanda. üç çocuk, arkalarında üç yetişkin, derileri Avrupasız, sesleri melez başladılar farklı bir dilden şarkı söylemeye. Cıvıl cıvıldılar ama bu coşkuda bile bir hüzün seziliyordu. Hüzün kadar aidiyetsizlik de. Aidiyetsiz ama bir o kadar da yaşamın içinde. İşte o zaman Avrupa’nın sahiden eskidiğini düşünmeye başladım. öyle restorasyonlarla geçiştirilecek cinsten bir hal değil. Derileri soyulan, kendi hacmine sığamayan, sığmak istese bile artık kendine bile bu hususta söz geçiremeyecek görkemli ama eskimiş bir  kadırgaya dönüşüverdi Avrupa gözlerimin önünde. Şarkıcılar kısa bir süre sonra karşılarında polisi bulsalar da,  seslerini yağmura kaptırmak durumunda kalsalar da, olan olmuş süt çömleği parçalanmıştı bir kez. En azından benim belleğimde!

 

Elime Kadın öykülerinde Avrupa adlı kitap geçtiğinde ve kitabın içindeki öyküleri okumaya başladığımda da benzeri bir Avrupa’yı hissettim. Yağmur yağmış, farklı ses ve dillerden başka birileri çıkmış, Avrupa’yı kendi gözlerinden anlatmışlardı. Bu anlatılanlar da Avrupa’ydı elbette ama “herkesin Avrupası kendine” cinsinden bir Avrupaydı bu.Coşkulu, hüzünlü, farklı detaylar ve görselliklerle dolu hayali bir mekan.  Hayali ama aynı oranda da eskimiş bir kıtanın yeni bir gözle keşfedilme imkanı gibi geldi bu kurgular bana. Almancılıktan, siyasi irticaya göz kırpan aupairlikten istasyonlara konan, çokça Berlin, arada Londra, hatta Stockholm’e uğrayan bu öykülerde Avrupa’nın dışında nefes alıp veren bir şeyler vardı. Avrupa’ydılar ama bir o kadar da aidiyetsizdiler anlattıkları diyara karşı. Bu yüzden Kadın öykülerinde Avrupa’daki öyküleri, bir Avrupa meydanında yağmuru bile durdurabilecek yekpare bir şarkı gibi dinlediğimi sizlerden saklayacak değilim.

 

Gelelim işin teknik yönüne. Bu imkanı bize sunan Sel yayıncılığın ilgiyle takip ettiğim bir dizisi var:  Kadın öykülerinde. öykülerin mekanla buluşmasını, mekanın kadın dili, bedeni ve bilinçaltında nasıl biçimlendiğini şimdilik Türkiyeli kadın yazarlar aracılığıyla gözler önüne seren bir dizi bu. İlk olarak Kadın öykülerinde İstanbul’la başlayan, peşinden Ankara, İzmir ve Karadeniz’i sürükleyen bu dizi bu kez Avrupa’yı kendine seçmiş. 

 

Yaşamını 1980’den bu yana Berlin’de sürdüren Gültekin Emre’nin  editörlüğünde gerçekleşen bu seçki Avrupa’yı Türkiyeli kadın yazarların öyküleriyle anlatıyor. Leyla Erbil’den FeyzaHepçilingirler’e, Feride çiçekoğlu’ndan Suzan Samancı’ya, Tezer özlü’den Menekşe Toprak’a uzanan yirmi dört yazarın öykülerini bulabiliyorsunuz bu kitapta.

 

öyküleri tek tek ele almak mümkün değil ama yine de dilim döndüğünce küçük ipuçları vereyim sizlere:

İlk yılların Almancılarının dünyasındaki bilinmezliği, o bilinmezlikteki savruluşu yakalamak isterseniz Leyla Erbil’in Tanrısı’nı, Gülten Dayıoğlu’nun Gözaltında Yaşamak’ını;

Bir müziğe eşlik etmek isterseniz Tomris Uyar’ın Alte Liebe’sini;Büyükada-Berlin arasına sıkışıp kalmış bir entelektüelin sıkıntılarını paylaşmak isterseniz Aysel özakın’ın Berlin’de mi Yaşlanacağım’ını okumanızı öneririm. Elbette devamı da mevcut. Zeynep Avcı’nın satırlarındaki  tılsımı keşfedeceğiniz bir öykü var kitapta: Kısa öyküler-Gurbetin çırakları. Tezer özlü’nün Diskotek Brazil’i, Erendiz Atasü’nün Suyun Karanlık çekimi, Semra Aktunç’un Bir Exeter Penceresinde Akşam’ı da ihmal etmeyin…Bir umut öyküsü ise Feyza Hepçilingirler’den geliyor: Stephan’ın Dükkanı. Feride çiçekoğlu Lap-Toplu bir öykü yazmış. Bakmak üzerine.

“Oysa bu yolculuğumda, metropol metroları ile toplama kamplarının ortak kuralına kesinlikle uymaya ve göze bakmamaya kararlıydım!”dedirtmiş kahramanına. Ama kahramanı bir yerden sonra kendini ele vermiş: “Oysa nefret ederim göze bakmayan insanlardan!….Bakmak cesaret işidir. Yüreğiniz elveriyorsa, bakmalısınız.” diyor!

Bu bakış ekseninde Işıl özgentürk’ün kadının “Hadi Cesaret Bu Hikayeyi de Anlat” adlı öyküsünde kadın cinselliğine tuttuğu ışık, Ayşe Kilimci’nin Treni Beklerken adlı öyküsü, Buket Uzuner’in Virginia Woolf’dan bir Alman kadının dünyasına uzanışı, Zerrin Koç’un “Arkadaşlarımızı rastlantıyla, dostlarımızı zamanla, düşmanlarımızı kolayca yaratırız” cümlesiyle başlayan Peynir Varsa Yeterli adlı öyküsüyle birlikte okunabilir. Nurhayat Bezgin’in Güzelim Memleketlim’i, Yasemin Yazıcı’nın Dev’in Kalbinde Sanrılar’ı, Selma Sancı’nın Bitmeyen’i, Handan öztürk’ün Kar ve çöl Savrulmaları, Mine Söğüt’ün Vicdansız Bir Memlekette öldüm Ben’i, Suzan Samancı’nın Kırılgan Kent’i, Hatice Meryem’in Londra’da Beş Parasız Beş Gün’ü, Menekşe Toprak’ın Fotoğraftaki Yüz’ü, Karin Karakaşlı’nın Şehir Matruşkaları…Kitaptaki öyküler yukarda  sözünü ettiğim o ferah duygu bütünlüğünde de okunabilir, ayrı ayrı tatlar olarak da. Size kalmış. Bu arada yeri gelmişken söyleyelim: Seçkide benim de bir öyküm var. Yirmi yıl sonra Berlin Tegel’de karşılaşan iki sevgilinin geçmişi hatırlayışı üzerine kurulu bir yolculuk öyküsü.

 

“Sevdiğinde bir kente gitmez varırsın” diyor Karin Karakaşlı öyküsünde. Bu kitapta Avrupa’yı tanıdık bir dilde keşfedecek ve ona “varacaksınız”.