05/09/2011
Beden. Yaklaşık iki ay öncesi. Konya’nın bir otobüs durağı. Duraktaki banka uzanmış.
Nabız sorunlu.
Hafıza neredeyse sıfırlanmış. Kayıyor.
Bedenin iç sesi sapasağlam oysa. Bir otobüs gelse kalkıp gidecek. Tıpkı geçmişte olduğu gibi. Bir otobüs gelse, gelmeli. Azalan nabızla birlikte yaşamındaki durakları hatırlıyor. Konya’daki otobüs duraklarını inip bindiği. Duraklardaki uzun bekleyişleri, bindiği otobüslerden geride kalan o durakları nasıl dikizlediğini, durakların arkada, gerilerde küçülürken gidebilmenin içine saldığı titrek cesareti, midesini kazıyan loş özgürlüğü.
Bir otobüs gelse! Onunla birlikte gitse, çok uzaklara gitse. Arkadaki geniş camdan küçülen mahmur durağa baksa. Suskun geçmişine, prangalarla gerilerde kalana, bitene. Nedir ki bir otobüs, yeter ki bir otobüs gelse.
Hiçbir şekilde kıpırdayamıyor. Sayısız kırık var bedeninde. Nicedir aç ve susuz.
İç sesi mırıldanıyor. ‘Yükselen Durağı burası kızım, korkma!’
Saatlerce sonra bir otobüs geliyor salına silkine. İç sesi bedenini bırakıp otobüse biniyor. Otobüs duraktan ağır ağır kalkarken kendi bedenini, nabzı gittikçe yavaşlayan, banka yayılıp gitmiş ceset halini görüyor.
Bir anlığına ürperiyor. İç sesiyle baktığı kendisi. Sonra gevşiyor. Bir durakta kalakalmış bedenine bakıyor. Bu durağı ve geride bıraktığı bedeni defalarca ve kendisinin farklı yaşlardaki bedenleri olarak hatırlıyor.
‘Korkma’ diyor iç sesi. ‘Sen bu bedeni bırakalı o kadar çok zaman oldu ki.’
Haklı. İlki Meramyaka Durağı’ndaydı. Bedeni daha küçük bir kız çocuğuyken. Henüz regli olmuştu. Yaşamında hiçbir satırbaşı olmadan kadın olacağı günlere hazırlanıyordu etrafındaki bütün ilk kadınlar gibi. Ne tuhaf, bedeniyle kucaklaşacağına, bedeniyle ilk kez orada vedalaşmıştı.
İkincisi Parseller Durağı’ydı. Sevgiyi bilemeden, tanıyamadan, seyrettiği dizilerin replikleriyle aşık olmuştu. Bu repliklerin sevgiyi üretebileceğine inanıyordu. Ama işler ters gitti. Evlilik fotoğrafı içinde gülen yüzü dantelli sehpasının üzerinde gün be gün biraz daha mahzunlaştı. Zayıflayan bedenine hamilelik yaraştı yaraşmasına ama tekmeyle gelen kıskançlıklara, tokatla gelen sövgülere takati kalmadı. Bedenini oradan oraya sürüklediği bir çuval gibi hissetmişti. Bu yorgun beden onun olamazdı!
Sonraki durak. üçüncüsü de olabilirdi otuzuncusu da. Kovanağzı Durağı’ndaydı. Bebeğiyle evden kaçtı. Baba evine döndü. Babası oyunun kuralını bozacak cesarete sahip biri değildi. Ağzında sürekli namus sözcüğünü dolandırarak onu yeniden koca evine yolladı. Bunun üzerine hayalindeki annesinin yüzüne baktı. O hayal yüzde kendi yüzünü gördü. Bedeni gibi yüzünün de kendine ait olmadığını.
Kurtuluş Durağı ise biraz değişikti. Şansı yaver gitmiş bir iş bulmuştu. Hesap kitap derken yeni bir yaşam kurabileceğinin hayaliyle sarhoş oldu. Hatta sevgiyle bile barışabilirdi. Bu haliyle bedenini yine tanımıyordu. Ama yaşamında ilk kez kendine çok yaklaştığını hissetmişti. O kadar hissetmişti ki bu onun sonu olmuştu.
Duraktaki o bedene baktı. Saçları acıdan sırılsıklamdı. Kollarına, bacaklarına yürüyen morlukları gördü.
‘Korkma’ dedi iç sesi. ‘Korkacak hiçbir şeyin kalmadı artık. O bedenden ve bedene yazılmış yazgıdan tümden kurtuldun.’
***
Anlattıklarım bir masal sayılabilir. Ama işin bir de gerçek boyutu var. Meral Tahta sevgilisi tarafından 4 gün boyunca işkence gördü, aç ve susuz bırakıldı. Ardından bir otobüs durağına terk edildi. Bulunduğunda yarı baygın bir haldeydi. 43 gündür yaşam mücadelesi veriyordu. O artık yaşamıyor.