12/09/2011
Sana bir mektup yazmak istedim 12 Eylül.
Doğrusu içimde biriken başka sözler var. Geçmişin kışlasında, asker botunda, işkencesinde yaşananlar için söyleneceklerden çok daha öte ve belki de önemsiz, yarım kalmış şeyler.
Sonuçta gencecik insanların terk-i diyar ettiği bu ülkede 80 felaketinden kıl payı sıyırmış bir kuşağın insanlarından biriyim. 80 darbesi bize okul duvarlarımızın her tarafına yazılan ‘Atatürk 100 yaşında’ sloganlarıyla, milli marşımızın tam halinin satır satır ezberletilmesiyle ve koridorlarımıza doluşan jandarmalarla geldi. Bu ‘asıra’ yapılan vurgu, önemli bir lideri anmak adına değil, devlete ordu üzerinden sinecek olan hiyerarşileri gencecik çocukların beynine kazımak adına yapılan göstermelik bir vurguydu. ‘özgürlük sivil olmaz’ mesajıydı bu. Kısaca girişilen kültürel bir darbeydi.
Benim derdim bu darbeyle gelen kültürel yabancılaşmayla ilgili 12 Eylül kardeşim. Yoksa kimi ölmüş, kimi Alzheimer olup yaşadığı ülkeyi bile unutmuş generalleri mahkemelere çıkarmakla ilgili değil. Bunların elbette sembolik bir değeri var. Ama bu semboliklikten öte kanımıza ve ruhumuza işlemiş olan yabancılaşmayı hangi mahkemeye vereceğiz?
‘Ne kadar az yer, içer, kitap okursan, tiyatroya, meyhaneye, dansa ne kadar az gidersen, ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler resim yaparsan, o kadar fazla sermaye biriktirirsin. Güvelerin ve tozun yok edemeyeceği hazinen o kadar büyür. Kendin ne kadar azalırsan, o kadar çoğa sahip olursun. Kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış hayatını dile getirmen ters orantılıdır. Yabancılaşmış varlığın gitgide büyür.’
Sevgili 12 Eylül, bu satırlar Karl Marx’ın Felsefe Yazıları’ndan. Şimdi hemen ‘işte biz bu yüzden 12 Eylül’ü yaptık’ demeye başlayacaksın, biliyorum. Yüzünde küçümseyici, alaycı bir gülümseme oluşacak ve bana diyeceksin ki ‘önemli olan kuldur.’ Elbette önemli olan kuldur. Ama insanların içine yabancılaşmayı zikretmek onun varoluşunu kulluk haline getirmek değildir de nedir, onu söyle bana bir zahmet. Sence 12 Eylül’ün hemen arkasından yükselişe geçen ANAP’ın işçilerden aldığı oy desteği neydi, nasıl açıklanabilirdi? Gazete sütunlarından ‘seni seviyorum kutsal liderim’ diye yazılar yazanlardan elbette farklıydılar. (Zira bu yazıları yazanlardan çoğu gelip geçen yıllar boyunca sadece liderlerin adlarını değiştirerek yazılarını yazmaya devam etti ve meşruiyetlerini hep sağlam tuttular) Mayanın tutacağının işaretiydi işçiler. Emeğe yabancılaşmanın başladığı noktaydı orası. Emeği yabancılaştıran bir partiye emeğin sesi nasıl destek verebilirdi?
Kutsallaştırılarak putlaştırılan onca nesne için ne söyleyeceksin 12 Eylül kardeşim? Kutsallık özellikleri verilerek pompalanan kişi ve kurumlar insanın yabancılaşmasını pekiştirmemiş midir sence? ülkemiz bunun örneği değil midir? Kendi ürününe, ürettiklerine yabancılaşan insan fikri bu darbenin temel izleği değil de nedir?
Bizler orada kendi gölgelerimizi yitirmedik mi? Emek yerine zafere giden her yolun mübah olduğunu öğrenmedik mi yıllar içinde? ‘Nazar etme n’olur, yalan dolan talan, çal çal, bakarsın senin de olur’ demeyi ve bunu en geçerli ‘doğru’ bilmeyi?
Bu yabancılaşma için hangi mahkemeye başvurmalı sence 12 Eylül kardeşim?
Ama içimde bir his var. Bir gün yüz yüze geleceğiz. Bu böyle yarım kalmayacak.
***
İlgilenenler için: Psikeart dergisi bu sayısını ‘Yabancılaşma’ya ayırmış. Güzel yazılar var. özellikle Cengiz Güleç’in ‘öldürmeyen Yabancılaşma çürütür’ yazısına bakmanızı öneririm.