23/06/2011
Split günlüğüm sakince devam ediyor…
Hırvat komşum iki günde bir balkona çıkıp yazdığı mektupla halka sesleniş konuşması yapıyor. Halk dediğime bakmayın. Ota bayıra sesleniyor. Okullar kapanmadan önce muzip okul çocukları balkonun altında durup onu galeyana getiriyorlardı. O da heveslenip daha şiirsel tonda konuşuyordu çocukların karşısında. Birkaç gündür daha sakin konuşmalar yapıyor. Evinin kapısında bir Hırvat bayrağı ve geçmişin renkli ismi General Gotovina’nın fotoğrafı var. önce bu mektup işini tam anlamamıştım. Kendimce fotoğraf ve bayrakla özdeşleştirebildim sonrasında. Olup biten her şeyin ardından 2000 yılında Gotovina da dahil 12 generalin bir araya gelip yazdığı o mektubun içeriğine kabaca göz atma şansım oldu. Hazin bir mektup. Hazin olduğu kadar da askeri, rol biçici ve geçmiş özlemleriyle dolu. Bu mektup basında yer alınca generallerin sonu gelmiş ve ülkenin farklı bir döneme geçişinin gerçek fişekleyicisi olan süreç başlamış.
Bir kısmı konuşmak istemese de sohbet etme şansını bulduğum Hırvatlar yeni yaşamlarında mutlu olduklarını belirtiyor ve ısrarla Türkiye’yi soruyorlar bana. özellikle seyrettikleri bizim televizyon dizilerini. Bu dizilerdeki hayat etkilemiş onları. Kadınlar gerçekten öyle mi, erkekler böyle mi, Türkiye’de yaşam bu kadar modern mi diye merak ediyorlar.
Yerli diziler… Bu anlamda Türkiye bu sakin diyara hiç yabancı değil artık. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarattığı iz 16, bilemediniz 17. yüzyılın başlarına kadar sürmüş. Sonrasında unutmuşlar Türkiye’yi. Kentin merkezindeki kalenin onları Osmanlı’nın gazabından koruduğuna inanıyorlar. Bir kısmı ise Osmanlı’nın gelip Split’e baktığını ve Adriyatik’i görünce ‘pöh, işe yaramaz burası!’ deyip vazgeçip geri döndüğünü düşünüyor. Geçmiş o haliyle, birtakım ortak sözcüklerin eşliğinde aramızda geziniyor Hırvatlarla. çay, çorap, cezve… Şimdiki zamanda ise dediğim gibi yerli diziler var.
Türkiye’yi görme şansı olanlar ise AKP’yi soruyor bana. Ben de onlara yüzde ellinin öyküsünü anlatmaya çalışıyorum. Biraz Mehmet Tezkan’dan kopya çekerek! Bildiğiniz gibi Mehmet Tezkan’ın Milliyet gazetesinde yazdıkları yalın bir gerçeğe parmak basması bakımından öne çıkıyordu. Gerçekten de yoksulluğun temel paydayı oluşturduğu Türkiye’de halkın istikrar istemesi çok anlaşılır. Anlaşılmaz olan uzun vadede yoksulluğunu bir kez daha meşrulaştıracak kararlara onay vermesi.
İşin demokratik boyutu, bu demokratik boyutun nasıl şekillendiğini görmek insanın karnını doyurmasından daha öncelikli değil demeye çalışıyorum sohbet ederken. Keza kitap okuma oranının yüzde beşlerde kaldığı bir ülkede kitabın bomba olarak nitelendirilmesi, bunun kısa ve uzun vadede yaratabileceği dalgalanmaların hazin sonuçlarını görmek de daha öncelikli değil bu perspektifte. önce karın doymalı, evet. Ama ya sonrası? Gazetelerin ve kitapların sansürlenmesinin yaratabileceği öksüzlüğün zengini ve yoksuluyla hepimizi bunaltacağını fark etmek için tokluk yetecek mi? Karnımız doyduğunda ifade özgürlüğü gibi bir hususun insanı insan yapan en önemli değerlerden biri olduğunu seçebilecek miyiz?
Böyle mırıldanıp duruyorum işte. Bazen taş mı taş kunt bir mimarinin içine, kentin göbeğindeki Diocletian Sarayı’nın derinliklerine bırakıyorum kendimi. Milattan sonra 3. yüzyıldan beri orada. Kalıcı olan kalıyor.
Hırvat komşum balkona çıkıp mektubunu okuyor -bir hayalet gibi. Geçici olan geçiyor.
Bense kâh yerli dizilerdeki kâh zihnimdeki Türkiye’yi düşünüp duruyorum.