10/11/2011
Geçtiğimiz gün Can Dündar eski bir yazısı aracılığıyla seslendi bize. ‘İsteyene her gün bayram!’ esiniyle bayram üzerine yazdıklarının Can Yücel imzasıyla dolaşıma girmesine sitem ediyordu biraz. Sanırım birçoğumuz o yazıda bayram ve yaşamla ilgili hayallerini süsleyen bir şeyler yakalamış, geçmişle kendi arasına bir köprü kurmuş, bayram fikri, bu son yaşadıklarımıza teselli olsun diye yeniden can bulmuştu. Bir imza karışıklığıyla da olsa anonimleşebilecek o duygulardan nasiplenenlerden biri de bendim. Beni en çok o yazıda, müzmin bir çaycı olduğumdan olsa gerek, akşam çay demlemenin bile bayramlık bir sevinç olabileceği fikri keyiflendirdi.
Yabana atılmamalı bu keyif.
Ortadoğu’nun kaynayıp durduğu bu günlerde (Ortadoğu ne zaman kaynamamıştır ki!) çay ve coğrafyayla kurduğum ilk bağımı hatırladım. Uzak mı uzak bir zihinle, dünyanın bir ucunda, evimden barkımdan apayrı bir akşam oluyordu yine. Aynı odayı paylaştığım İranlı bir arkadaşımla, öğrencilerin yavaş yavaş çekilmeye başladığı kampüste pencerenin yamacına birer fincan çay atardık. Dışarda bir ceviz ağacı. önümüzde kakuleli çaylar, içimizde Ortadoğu’ya has buruk duvarlar. Ardından birçoğuna göre şanslı addedilebilecek bu göçmenliğimize, bu gönüllü göçmenliğin yaratabileceği esinlere dalar giderdik. Mevlana’nın dizelerini ilk kez Farsça olarak ondan dinledim o tuhaf saatlerdeki pencere dibinde. Sözlerini anlamasam da dildeki şiirin, ritmin ışığı dünyadaki bütün sınırları -biz istersek- yok edebilecek güçteydi. Belki çayın kerametiydi bu, belki de akşamın çaya vuran rengiydi. Arada Filistinli bir arkadaşımız karışırdı çaya. Bize ve konforumuza takılırdı: ‘Ne güzel’ derdi. ‘Sizin dönecek bir vatanınız, eviniz var.’ Ve sonra Mahmud Derviş’ten Beyrut Kasidesi’ni mırıldanırdı: ‘Beyrut Yok! Sırtımız önümüz denizin sırları yok! O ruh içinde kalmadı yok, Beyrut Yok!’’
İranlı arkadaşım Şah döneminden sonra ülkesini terk etmişti. Yüzünü sarı bir hüzün kaplardı vatan denince. Dönmeyi tasarladığında ‘Şah ya da Humeyni, bugün İran’da olamıyorsam vatanın tanımını yapmak benim için zor’ derdi. Sonra Furuğ girerdi sahneye, pencerenin önüne o da yerleşirdi, şu güzelim İranlı şair, derdi ki:
Bir pencere yeter bana bir tek pencere
Bilince ve bakışa ve suskunluğa
İşte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı
Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı
Vatanın tanımını yetişkin bir zihinle yapmaya gerek duymamıştım o güne kadar. çocukluktan kalan ezbere bilgilerimin dışında bilmiyordum ne olduğunu. Bu konuda ezber bombardımanına tutulduğumuz için muhtemelen. Bir toprak parçası, aynı duyguları paylaştığın, konuştuğun insanlar, bu uğurda yazılan mitler, ‘Eyyy!’ ünlemiyle başlayan destanlar… Yok yok. O çaylı akşamlarda anladım ki vatan, gittiğinde geri dönebileceğin bir yerdir. Yazılacak kasidesi, ceviz ağaçlarına ve pencere önünde içilecek çaylarına tescillenebilecek bir mekân, akşamları duvarları değil gökyüzünü görebildiğin bir pencere, bir sınırsızlık, şiir, yalnız olmama hissi, belki de bu anlamda hiç kavuşulamayacak olandır. O çayların eşliğinde aslında Ortadoğulu bir kadın olduğumu anladığımda ise çayın benim için sadece suyu kaynayan hülasalı bir sıvı olmadığını da fark ettiğimi söylemeliyim. Bu yüzden çay suyunun kaynayan sesini ne zaman duysam kendimi evimde hissederim. Silahların sessiz kaldığı, geçici ateşkeslerin dibinde hayallerin gerçeği aşabildiği, insanların korkmadığı, korkutulamadığı ufuk tanımaz dost sohbetlerindeki vatanı.
Vatan yazı isleri'nden Sevgili Faruk Eren'in yazı baskıya girmeden yaziyla ilgili gönderdiği mesaj, bana çaylı sohbetlerin keyfini bir kez daha hatırlattı!
Yazını okuyunca aklıma şunlar geldi.
1982’de Gayrettepe’deki siyasi şubedeydim. Hücre arkadaşlarımdan biri TKP’li (adı Garip Altındağ’dı galiba) bir diğeri ise İranlı Seccad Şukufi’ydi . Halkın Mücahitleri operasyonundan gözaltına alınan 20 küsur kişiden biriydi. O zamanlar gözaltı süresi hayli uzundu (45) gün, işkencelerden fırsat bulduğumuzda Seccad’la hararetli sohbetlere girişirdim. Toy bir devrimci olarak İran devrimini soruyordum. Devrimde ne yapmıştı, bir milyonluk kefenli Tahran yürüyüşüne katılmış mıydı filan.
Bir süre sonra Seccad’ı aldılar bizim hücreden, İran’a iade ettiler mi, hala yaşıyor mu bilmiyorum.
Seccad gittikten sonra TKP’li abiyle kavgaya tutuştuk 12 Eylül işkencehanesinde . O bana Halkın Mücahitlerinden biriyle samimi olduğum için kızıyordu. Neymiş efendim, onlar devrim düşmanıymış. çünkü o zaman SSCB dolayısıyla da İran Komünist Partisi yani TUDEH molla iktidarını destekliyordu. Bizim TKP’li de ‘ enternasyonalist ’ ruh haliyle TUDEH’i dolayısıyla molla iktidarını savunuyordu. İşte o yüzden kızıyordu bana ‘karşı devrimci’ Halkın Mücahitidi’yle dost olduğum için. üstelik de bunu dediğim gibi 12 Eylül işkencehanesinde yapıyordu. Oradan Metris’e gönderildik. Aradan 6 ay geçmedi mollalar bütün TUDEH yöneticilerini idam etti.