Çocukların Soğuk Geceleri

‘çocukluğun Soğuk Geceleri’ çok genç yaşta yitirdiğimiz Tezer özlü’nün kitaplarından birinin adı. Amacım bu başlıktan yola çıkıp tekrar şunu hatırlamak: Bu ülkede manevi anlamda çocukluğu soğuk geçmeyen, gençken sırf genç diye yüreğine su serpilen, manevi ya da maddi şiddet görmeden büyüyebilen var mı? Aile, okul, kurumlar, baskı üstüne baskı. Bu baskılardan kurtulacak yaşa geldiğimizde aynı baskıları karşımızdakine (aslında kendimize) yapmak yerine bir şeylerle yüzleşiyorsak sorun yok. Her sahipsiz öfkeyi, koyu nefreti, arşa eren bir egoyu ya da freni tutmayan kini atomlarına ayırdığımızda karşımıza yitik bir çocukluk, boşlanmış bir ergenlik, savrulmasına göz yumulan bir gençlik çıkar ya, o hesap.

Geçtiğimiz iki gün, Tezer özlü’yü, geçmişi ve kendisiyle yüzleşebilmiş bu cesur kadını, hem ‘çocukluğun Soğuk Geceleri’ ile hem de diğer yapıtlarıyla mercek altına alan sayısız akademisyen ve yazar İstanbul’da, Kadir Has üniversitesi Cibali Kampüsü’nde buluştu. Tam da biz çocukluğu, gençliği es geçilen ‘yetişkinler’ olarak savaşların içersine düşmüşken, bu savaşlardan yeni savaşlar üretmeye yemin etmişken… Nefes alamaz haldeyken, kısacası. ‘çocukluğun Soğuk Geceleri’ tam da bu noktada farklı bir nefes oldu, içinde yaşadığımız an açısından bir farkındalık yarattı, apayrı bir pencere açtı.

Umut veren bir şey bu: ülkemizdeki edebiyat eleştirisinin bakış açısı ve anlayışının çehresi değişmeye başladı. Zamanında marjinal diye kenarlara iteklenen yazarların yapıtları tek tek gün ışığına çıkartılmaya başladı. Bu da aslında bize şunu söylüyor: Kim, niçin onları marjinal kılmıştır? Bu noktada edebiyatın ideolojiyle girdiği çekişmede kim söz hakkına sahiptir ve nasıl?

Tezer özlü’yü, üzerine giydirilen hüzün kılıfını kaldırarak kırklı yaşlarımda yeniden okuduğumda, onun kendi devriminin, ilk etapta ayakları üzerinde duran bireylerin varlığını işaret ettiğini şaşırarak keşfettim! Ancak bunu zamanın genelgeçer politik söylemiyle söylemiyordu. Onun devrimi kendi olabilmek ve bunun aslında yaşamdaki en büyük devrim olduğunu sessizce, sakin bir biçimde mırıldanmaktı. ‘Deli’, ‘küskün’, ‘hüzünlü’ sıfatlarına aldırmaksızın yediği elektroşoklardan sonra bize anlattıkları, sistemin insanı nasıl çürüttüğüne dair muazzam saptamalardı. İki yüzlülükten beslenen bir tutuculuk, samimiyetsizlikten nemalanan bir görgüsüzlük ve bunun baştacı edilmesi… Dahası şiddetin gelişmemiş bir bellekte nasıl silah haline gelebileceğini o kadar içten anlatıyordu ki küçük dilinizi yutuyordunuz.

Onu yeniden keşfederken bu yeni okumayı herkese öneririm. Sorular belli: Akıl sağlığı nedir? Kimin içindir, kime göre değişir, kodlarını kim belirler ve bunu hangi aygıtları kullanarak yapar? Bugünü daha net seçebilmek için fena bir başlangıç sayılmaz, ne dersiniz?