10/10/2006
Bir iki haftadır elimde Sırça Fanus yine. Bayramın gelişini ve tırıs tırıs gidişini böyle kutluyorum işte. Bu arada şeker de yiyorum elbette, merak etmeyin.
Ama yine o koku… Bir iki haftadır alenen etrafımı saran çürük yumurta kokusu.
Bunda Küçükçekmece Gölü’nü kaplayan boz yeşilin de etkisi var kuşkusuz. Sülfür gazı böyle kokar, biliyorum. Ama sanırım en çok Sırça Fanus suçlu. 50’li yılların ABD’sini saran boğuculuğunu 2000’li yılların dünyası ve elbette Türkiyesi’nde duymamız da etkili bunda. Nereye baksam o koku, yok yok havaların suçu olmalı bu, değişen iklim koşullarının, öyle ya kendimi bir nebze rahatlatmam gerekiyor, “küçük hava delikleri iyidir” ya da “yağmur bu işi çözer” falan diyerek.
Sırça Fanus’ta “Rosenbergler o gece geç saatte elektrikli sandalyede idam edileceklerdi” diye anlatır bir yerde Sylvia Plath, aralarındaki sessizliğin derin bir anlam uçurumu teşkil ettiği Hilda diye bir kızla birliktedir, yürümektedirler. “Rosenberglerin durumu ne korkunç değil mi?” sorusuna o derin boşluktan şöyle bir ses yükselir Hilda’dan: “Evet”. “Sonunda” der Plath, “sonunda bu kızın kalbinde insancıl bir yere dokunduğumu hissettim.” Oysa Hilda’nın cevabı, 50’li yılların durum komedisinde –ve elbette McCarthy soruşturmalarının gölgesinde- kadınların edilgenleştirilmesiyle özdeş bir cevabı içerir sanki: “Böyle insanların yaşaması korkunç bir şey.”
ABD’nin 50 ve 60’lı yıllar arasında kadını evi çekip çeviren ve bu arada da şakayı elden bırakmayan ama bir o kadar da hakkını arayan (Hildalarınki gibi bir arayış elbette -ne Rosenberglerin ne de Sylvia Plath’in bu anlamda varolma şansı yoktur, bu hesaplaşmaların artık Hollywood’a ya da Hollywood tarzı bir perspektife kalması da ayrı bir durum komedisidir ya, boşverin gitsin), ne diyorduk, iyi giyinen, iyi bir işi olan, lafın altında kalmayan, sevimli muhalif, ayakları yere basan o kadın (erkek-genç-yaşlı-grafiker-gazeteci-diş hekimi-sigortacı-yazar…) tipidir baş tacı edilmesi gereken. Şimdilerde dünyanın hemen her tarafında boy gösteren ve “hayatı bu biçimde sevmenin ne sakıncası olabilir ki” deyip duran bu istikrarlı Hildaların kadın hakları –dahası insan hakları ve dahası evrensel haklar vb.- konusunda da söyleyebileceği ve inandırıcı olabileceği pek çok şey var, buna emin olabilirsiniz. Bize düşense tüm bunlara uyum göstermemiz, sonra da tüm bu peri masallarına alışmamızdır.
Boşverelim gitsin… Gelin biz bu bayramı Hildaların mukaddes ve kaçınılamaz zaferine karşın Plath’in “Çılgın Kızın Aşk Şarkısı” ile bitirelim…
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya;
Yeniden doğuyor açınca gözlerimi
(Kafamın içinde yarattım seni galiba)
….
Tanrı düşüyor gökten, sönüyor cehennem ateşleri:
Çekip gidiyor melekler de, şeytanın adamları da
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
….
Bir fırtına kuşunu sevmeliydim senin yerine
Bahar gelince gökyüzünü basarlar hiç değilse.
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)