Denemek

ülkeler ve kentler dergisi ‘Memlekent’ Ocak-Şubat-Mart sayısını Hindistan’a ayırmış. Birçok yazarın kendi

Hindistan’ını anlattığı metinlerden ve fotoğraflardan oluşan, insana ferahlık veren bir seçki çıkmış ortaya.

Yaşamın birçok katmandan oluştuğu savıyla sokaktan sanata geniş bir izlek sunuyor dergi. Derginin edebiyat köşesinde Tagore var: Rabindranath Tagore, Hint edebiyatının büyük üstadı.

‘Bu yaşamı sevdiğim gibi ölümü de seveceğim’ diyen Tagore 1941 yılında dünyamızdan ayrıldı. Oyun yazarı, şair, besteci, romancı, eğitimci ve düşünürdü. 1913’te Nobel’i alan ilk Asyalı yazar olma unvanını elde etti, renk körü olmasına rağmen 60’ından sonra resme başladı. Einstein’la görüştü, onunla‘bilinmeyenin içindeki bilinmeyeni aradığı’ bilim kitabı için fikir alışverişinde bulundu. ölene kadar Gandi ile arkadaş kaldı, ortak aşkları olan Hindistan’ı, lotus çiçeğinin bilgeliğiyle anlayıp kavradılar.

Hatırlayacağınız gibi bu bilgeyi bizlere Bülent Ecevit tanıttı. Ecevit, üniversite yıllarında büyük ustayı dilimize çevirmeye başlamış ve bu uğurda Sanskritçe bile öğrenmişti.

‘…Düşünüyorum da

Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek

Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,

Naif yönlerimizin keşfedilmesi,

Cesaretsizliğimizin anlaşılması,

Korkularımızın paylaşılması,

Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.’

Mükemmeliğin birbirimize benzemeye çalışmaktan değil ahenkten oluştuğuna inanan bir bilgeydi Tagore. Belki bu yüzden yaşamının en verimli dönemlerini eğitime adadı. ‘Uyudum, rüyamda yaşamın keyifli olduğunu gördüm.

Uyandım, yaşamın hizmetten ibaret olduğunu anladım. Keyfin hizmetle olduğunu anladım ve ona göre de yaşadım’ dedikten sonra bir okul açtı. İlk kez kız-erkek karma eğitim gören, ezberciliğe dayanmayan, eğitiminin temel taşları tutku-güç-özgürlük ve ahlak olan bir okuldu bu. Nobel’den kazandığı para ödülüyle kurduğu, ‘Esenlik Beldesi’ adı verdiği bu okulda çocuklar sınıflarda sıkışıp kalmıyor, özgürlüğün ne olabileceğini tartışarak ağaç altlarında dersler işliyorlardı. Eğitim, kâinatın temelindeki ahengin anlaşılmasını sağlamalıydı ve doğa, insan, hatta eşya ile uyum içinde olmanın esaslarını sunabilmeliydi öğrencilere.

Bu okulda rekabet yoktu! Onun yerine kişinin bireysel, entelektüel, duygusal, manevi ve fiziksel potansiyellerini ortaya çıkarmak esastı. Doğa ve onunla kurulacak ilişki çok ama çok önemliydi. Doğa asla ama asla katledilmemeliydi.

çünkü doğa insan demekti, yaşam, canlı. Canlı da doğa ve yaşam. Bunu verebilen bir eğitim karşısındakine yaşamın özünü sunabilmiş demekti. Hepimiz aynıyız demekti. Bu da her şeydi, aslında. Kendine ayna tutabilen insanlar yetiştirebilmek… Kendine cesaretle bakabilen başkasına da bakabilirdi -aynı cesaretle.

‘…Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,

Korkaklığımı, sevgi isteğimi

En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem,

Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup

Bir kuş gibi uçacağım özgürce.

Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.

O da çözülecek belki.

Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.

….

Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak…

Ne olur bir darbe daha alsak.

Yeniden açsak kendimizi, atabilsek

kabuğu.

Denesek.’

Gencecik çocuklara reva görülen sınav gerginliğini düşünüyordum. Son yaşananlardan sonra bir kez daha, daha teferruatlı anlamaya, çözüm yolları bulmaya çalışıyordum.

O sırada yoluma çıktı Tagore ve birçok

şeyi yeniden hatırlattı bana.

***

Bugün nükleer, hidroelektrik, termik santrallere, toprağı zehirleyen madenciliğe karşı toprak, su, yaşam ve doğa diyenlerin büyük buluşması var Ankara’da. ‘Risk alsak.

Yanılsak. Fark etmez. Tekrar, tekrar, bıkmadan

denesek.’ diyordu Tagore.

Denemeliyiz.