23/05/2011
Geçtiğimiz günlerde insanların İstiklâl Caddesi’ni tıka basa doldurarak ‘İnternetime Dokunma’ diye yürümeleri çok önemli bir mesaj veriyordu:
‘özgürlüğüme Dokunma!’.
Hatta daha ötesini de söyleyebiliriz: ‘İfade özgürlüğüme dokunma!’
Heyecan verici.
çünkü o yürüyüş esnasında internetin bir teknoloji sözcüsü değil, aynı zamanda yeni bir ideolojinin sözcüsü olduğunu da gördük. Dahası, biraz daha sabredebilirsek yeni bir toplum fikrine de tanıklık edebileceğimizin ipuçları vardı o yürüyüşte.
Umulanın ve düşünülenin tersine toplum hareketli, ancak farklı bir dil ve kültürle bunu gerçekleştirmesi söz konusu. Şunun şurasında internet ne zaman yaşamlarımıza girdi ki… Cep telefonları da keza öyle. çok yeni. Ve umulmadık kadar çabuk yayılabilen! üstelik çıkış amacından saparak!
Dolayısıyla bugün insanların evine gizli kameralar sokan, namuslu siyaseti ve şeffaflığı milletin (özellikle de rakiplerinin) özel alanına dalarak sağlamaya çalışanların, çok değil, 3-5 yıl sonra bu yeni toplumsal oluşuma açıklamak durumunda kalacakları çok önemli bahaneleri ya da özürleri olmak durumunda. Hani havada karada geçerli olan o söz var ya, ‘bu dünya kimseye kalmaz’ diye, o hesap. Zira şu aşamada tanık olduklarımız siyaset bağlamında etik yoksunluğunun daniskasıdır ve siyasi şeffaflık filan değildir.
çünkü siyasi şeffaflık kasetlerle sağlanmaz. Tıpkı yasaklarla, tehditlerle, ‘bak gelirim oraya şimdi’lerle sağlanamayacağı gibi. Bu şeffaflık, siyasi anlamda insan haklarına gösterilen özenle, yasalar önündeki eşitlik fikriyle, kendi gibi olmayana düşman gibi bakmayarak ve bunları hayata geçirirken göze alınan alınteri, emek ve dürüstlükle sağlanır.
Geçtiğimiz günlerde Taksim’i dolduran insanlar ‘İnternetime Dokunma’ dediler. İnternetlere getirilecek filtre uygulamasıyla gerçekleşecek olan sansüre ‘hayır’dı bu. Bu ‘hayır’, bir sonraki adımda haber alma özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne, sansürsüzlüğe, Türkiye’deki siyasetçilerin bir kısmının bir türlü anlamak istemediği farklı bir siyaset anlayışına ‘evet’ demekti aslında. çoğu siyasetçinin ekranlara çıkıp tebessümler içinde ‘özgürlükler ülkesi Türkiye’ şeklinde mırıldanırken ‘ben ne diyorum ya’ diye düşünmelerini gerektirecek yeni bir demokrasi anlayışına ‘Evet’.
Peki bu sinyali basın nasıl kullanır, kullanabilir mi, buna gücü var mı diye soracak olursanız, ben buna evet, bu tamamen olanaksız değil diye cevap veren o yarı iyimser tayfadanım. Bu yarı iyimserlik iki türlü okunabilir. Yarı iyimser, aynı zamanda biraz kötümserim çünkü bugünkü gazeteciliğin durumu medyanın, yani patron, sistem, kâr halleriyle belirlenen o dünyanın ağırlığı altında ezilmiş durumda. Yarı iyimser, yani biraz iyimserim çünkü gazeteciliğin bir de basın boyutu var. Kısacası etiğin, demokrasinin, iktidarı eleştirebilmenin, ifade özgürlüğünün gazetecilik için olmazsa olmaz noktasındaki ‘basın’ ayağı. Bu ayak, tiraj ve sade suya tirit haberler derdine düşmüş medyanın gölgesi altında demokrasinin ‘D’sini telaffuz edebilir hale gelmiş durumda. Ama bu iş burada bitmeyebilir, bitmez, bitmemeli.
Neden derseniz bugün bu toplumda birbirinden farklı birçok insan ‘internetime dokunma’ diye alanları doldurabiliyorsa aynı toplumda bu insanların sesini duyabilen, yazının ve emeğin gücünü hatırında tutan, ‘ifade özgürlüğüme ve mesleğime dokunma’ diyen kendine güvenen gazeteciler, yazarlar da mevcut demektir.