Dünyanın En Muazzam Terzisinin Çocukları

Gök bir atlas, sen katrandan bir melektin Rosa Parks. Bütün Afro-Amerikalıların yoksul çocukluk düşleriydin “Bir düşüm var” cümlesiyle örülü. Sonra bütün yoksul dünyanın… Böyle bir düşten hınzırca çıkıp gelendin, ya da bize öyle geldiydi, üstelik hayat kadar sahiciydin, terziydin. Bir gün bir otobüse bindin, çantanda güpürleri ak ak bir gelinlik mi vardı; yerini, o tahta koltuğu güya çoktan hak etmiş orta sınıf, muhtemelen Katolik bir beyaza vermedin. Gözlerindeki inanç hakiki bir bomba kıldıydı seni, sabahları okullarda terennüm edilen Amerikan andının vaad ettiği adalet değildi aradığın, olsa olsa Metallica’nın Justice For All’uydun, sakin, serene. Kalbi öldürmeye değil ilelebet yaşatmaya programlı capcanlı bir bombaydın besbelli, eşitlik manifestosunun Alabamalı arşiyanı, 380 gün süren otobüs boykotunun ilk günkü adıydın King’in uzun yürüyüşüne eşlik eden…

Cankurtaran’dan Jamaika’ya, Hasankeyften Harlem’e, Kasımpaşa’dan Kuala Lumpur’a, Malatya’dan Maldiv’in arka sokaklarına, Pendik’ten Paris’in banliyölerine bütün yoksul çocuklar, yaz gecelerinde, çatılarda ucuz şiltelerde yatarken seni gördü o zaman -taa gökyüzünde. Şaşırmayacaklardı. Gökyüzünü teğelleriyle ışığa bulayan bu mütevazı  terzi kadın kim diye baktılar sana dikkatle. Anneleri bütün gün yemek pişirir, parça başı iş yapardı, babaları bulabildilerse inşaatlarda çalışırdı, hep ama hep sigortasızdılar; çocuk akıllarıyla hayalleri ilerlerdeki denizin dalgaları kadar engin ve uzaktı, oyuncakları hiç olmadıydı, birbirlerine sokulup seni anlattıydılar birbirlerine.

Gök bir vaat, sen pırıl pırıl katrandan bir sahildin o zaman.

Katetmeleri gereken ekstra milleri vardı -kaderin kendilerinden beklediği, ancak bir o kadar da umursamadığı eylemler… Dünyanın bu geleceği öksüz çocukları hep hakikati arayacak ve hiçbir biçimde bulamayacaklardı, çünkü hakikat “vah vah bu çocuklara” eşliğinde, tam da o sırada, derin dondurucular için hazırlanmış suni lezzetli bir Hristiyan yemeğiydi, ya da din-millet sınırsızlığında üst orta sınıf bir brunch keyfi, ya da milletlerarası loş ve hoş ışıklı entelektüel bir akşam yemeği… Hükümetlerin dilindeyse pis, ahlaksız ve sefil bir avantürden ibaretti  bu çocukların aradığı. Hiç kimsenin gözlerinin içine bakıp o gözlerdeki katranlı geceleri, o gecelere saklanmış çaresizliği ve çocuksu sevinci bulmaya vakti ve imanı yoktu.

Gök bir kaçış değilken, sen hâlâ bir umutken.

Sana baktılar bu çocuklar. Daha ve daha hâlâ çocukken. Öfke onları yazgılı bombalara dönüştürmemişken, inandıkları Allahları için ölmeyi göze almamışken, hayattaki en kutsal amacın yaşamak olduğunu unutmamışken, ateşler ve silahlar içinde büyüyen yoksunluğun ruhlarında zehirli ve iri bir hançere dönüşmesine tanıklık etmemişken.

Sana baktılar. Gözlerini dikip sadece sana. Senin gibi olanlara. Cesarete, olanaksızın olanağına, “siyahım ve yerimi terk etmiyorum” cümlesinde saklı olan dirayete, hödük devlet başkanlarına, tutucu ve moloz yasalara, beyaz iş ahlakına, gülerek, bir gece vakti, karanlıkta, bir yaz gecesiydi, katranlı bir terastan sonsuza. Kahkahalarla gülerek, nasıl da mutlu -kahramanını kaybetmemiş akide şekerli çocuk gülüşlerinde saklı olan o tılsımla.