Ejderhalar’la patetesler

Neredeyse bütün bayram tatilini, büyümenin ne olduğunu yeniden düşünerek geçirdim. Elimde Ursula K. Le Guin’in

“Kadınlar Rüyalar Ejderhalar” adlı kitabı, oradan oraya sürüklendim. Amerikan toplumunun ejderhalara neden inanmadığını ciddi ciddi tartışır o kitabında yazar. Bunun nedenini toplumdaki Püriten inanca bağlar. Püriten inanca denk düşen eski zamanlara döner. Sadece İncil’in okunmasına izin verilen o eskiye; bir de elbette televizyondan başını kaldırmayan laik Püritenlerin durumuna, yeniye. Bu arada hayal gücü için de bir şeyler söyler: Hayal gücünün gerçekten bastırılabileceğinden emin değildir. Ama ne yazık ki bunu gerçekleştirmeye çalışan, hatta gerçekleştiren birileri mevcuttur.

Yazara göre eğer çocuktaki hayal gücünün kökünü gerçekten kazırsanız o çocuk büyüyünce bir patates olur! O noktada patatesi küçümsemez elbette. Onun vahşiliği ve yabani şekilleridir söylemek istediği. Kısaca hayal güçleri sığlaştırılan hatta bir biçimde hadım edilen çocuklar benmerkezci düşlerin göbeğinde soluk alıp veren yetişkinler olur. Bu kısmen iyi senaryodur. Kötü senaryo ise bu tür insanların ciddiye alındıkları ortamlarda gerçekleşir. Artık o ‘yetişkin’ sadece kendi söylediğine inanmakta, sadece kendi söylediğini duymaktadır. Dahası da vardır: A ile B noktası arasındaki en kısa çizgiyi de bilir.

Heyhat! Bazen en kestirme ve en doğru olduğu ileri sürülen yollar en yanlış yollar olabilir. Yine de o ‘yetişkin’ en kestirme yolu seçecek, özgürleşmeyi para, mevki ya da şöhret kazanmak olarak tercih edecektir ve B noktasına ulaşacaktır! Bu başarının B’sidir. Elbette büyük olanın da. Beyaz’ın da (‘ben beyazsam sen karasın, ötekisin, tuhafsın, delisin, günahkarsın, kusurlusun, suçlusun, zayıfsın, başarısızsın’ mantığındaki beyaz). Ve kuşkusuz Ben’in B’sidir de bu. Ben, ben, ben… Ben bilirim. Ben büyüğüm. Ben bir taneyim. Ben başatım. Ben.

Bu yüzden de alabildiğine sığdır yaşam seçimleri bu ‘yetişkin’in! Bu ‘kişi’nin sesinin alabildiğine erkekçe, kısaca kadınların çoğunu ilgilendirmemesi gerekli olan -ama nedense çoğu kadın tarafından şıp diye benimsenen- bir ses olduğunu ayrıca belirtmeme gerek var mı?

Yanlış anlaşılmasın. özgür olmak hiç de disiplinsiz olmak anlamına gelmemeli. Tam tersi. İnsanları hayal gücünün sınırsızlığına taşıyabilmek için özel düzenlemelere sonsuzca ihtiyacımız var. Bu düzenlemeyi gerçekleştirecek olanların başındaysa, kim ne derse desin, hâlâ sanat ve bilim çok önemli yer tutuyor. Kastettiğim insanları baskı altına alan, cezalandırma prensibini ortalığa salarak semiren düzenler, sürekli ötekini yaratarak kendini var eden o budala disiplin ya da baskı kuralları değil. Gelişmeyi, dönüşmeyi, değişmeyi, kısaca insandaki düşgücü verimini artırmayı hedefleyen bir bütünlük. İnsan zihnini ferahlatacak, besleyecek, çoksesliliğe gebe bırakacak bir tavır bütünlüğü.

Tam da burada söylemek elzem: Türkiye’nin çoksesli olması yönünde verilen çabaları çok değerli buluyorum. Ancak çokseslilikten kastedilenin ne olduğunu tam olarak anlamıyorum. Herkesin kendi haklılığını ve meşruiyetini savunduğu bir ortama çoksesliliğin ortamı mı denir, yoksa hayal görmeyen insanların zoraki birlikteliği mi? Aslında kafamdaki sorular şunlar: Zihinlerimiz ne zaman yamuk yumuk patates olma halinden kurtulacak ve bizler gerçekten düş görmeye, hatta ejderhalara inanmaya başlayacağız? Ve hakkını vererek ne zaman büyüyeceğiz? Her şey için çok mu geç yoksa?