02/06/2011
Bakırköy Kadın Konseyi Kadın Meclisi’nin organize ettiği 4. Bakırköy Kadın Festivali’nde kitaplarla dolu bir masadaydım. Konsey önemli işlere imza atıyor. Şiddet karşıtı politikalar üretiyorlar. Festivalde de bunu vurgulayan broşürler dağıttılar. Meclis’in dinamik başkanı Meltem ünal Erzen’le ve birçok çalışkan kadınla tanışma fırsatını yakaladım.
Sahil kıyısında bir ikindi zamanıydı. Konukların nüfusu yaşlı ve dingindi. Katılımcıların çoğu kadındı. Bir kısmının kitap almaya parası yoktu, bir kısmınınsa kitap okumaya zamanı. Yine de hayattan şuradan buradan konuştuk. Kitap okuma oranının düşüklüğü, kültür politikalarının yarattığı girdap temel konularımızdı. Konular ciddiydi ama şamata yapmadığımızı kimse söyleyemezdi.
Oysa… O biraz daha farklıydı. Masanın önünde durdu ve bekledi.
Bir kaide arıyordu eli. Nihayet buldu, yaslandı. Tanıyordum bu eli ama nereden! Unutkandım bu aralar, belki de bu yüzden çıkaramıyordum.
önümdeki masanın kitaplı, sarma-börek-çörek tabaklı ve kağıt bardaklı çayla kaplı hengâmesinden kendine bir boşluk yaratıp oraya konuverdi. Başta biraz tereddütlüydü. Ama aldırmadı, o sotalı oluğa yerleşiverdi. Arşimed’in sabit noktasında bekliyordu şimdi. Dünyanın yükü gelse kimin umurunda, tutup kaldırabilirdi.
Nasıl bir eldi bu?
üzerinde uçuk benekleriyle yılları devirmiş, sonra aynı yılların hızına, tozuna, gaspına yenik düşer gibi olmuş, yok yok bal gibi yenik düşmüş, düşerken soluğunu tutmuş ve bu bitişe esaslı mı esaslı tavşan kanı bir çay demlemeyi başarabilmiş bir eldi.
Damarları çıkmış zayıf bir canlıydı el, karşımdaki. Yaşamın yakasında duracağım, baştacı olacağım gibi bir derdi yoktu. Ama bulunduğu anda, o haliyle olmak, kalmak gibisinden bir inadı vardı. özel, takıntılı dürtüleri olduğu da söylenemezdi. özellikle de ‘genç’ olmak gibi bir derdi hiç yoktu. Yaşın, yaşlanmanın insanı serbest kıldığı o sonatı söylüyordu. Belli ki pek E vitaminli kremlerden kullanmıyor, kırışıklıklardan ürkmüyor, o çatlakların arasına karışan hayatı önemsiyordu.
‘Hep genç kalmalısınız. Hiçbir iz kalmamalı sizden geriye. Hiçbir anı biriktirmemelisiniz!’ diyen cilt reklamları, yaşlanma karşıtı sloganlar, uzman görüşlerini pek de umursamıyordu.
Onunkisi botoksu kendinden farklı bir köşeydi. Hiç yaşlanmak istemeyen o uzuvlardan değil. Farklı bir gölgesi vardı. üstelik yaşamı kanırtan bir gölge değildi bu. Elin kendi gölgesini anlamak isteyen bir sürgün avında olduğu söylenebilirdi. Belli ki şunu kavramıştı: Kendi gölgesinin sırrını bulduğunda bir el, yaşamdaki bütün gölgelerin sırrına da, eh buna bir ömür ne kadar yeterse artık, varabilir, hatta erebilir.
Ama bunu ciddiyetle filan yaptığını sanmayın. öyle yumruk filan değildi. Masaya da vurduğu yoktu. Duruşuyla söylüyordu bunu. Gülerek. Bu anlattıklarıma da kahkahayı basacak ‘daha toysun be anam’ diyecek, bu cümleyle dirilecek ve bir sürü gırgır anıyı ardı ardına sıralayacak bir eldi.
Günü hoyratça yakalayan biri şöyle diyebilirdi ona:
‘Git başımdan, çok önemli işlerim var benim.’ Oysa o bunlara da hazırlıklıydı. Görünmek kadar ortadan kaybolmak becerisini de kazanmıştı.
Konuşma çok sonra geldi.
Elin sahibiyle merhabalaştık. Lacivert gözlü, beyaz saçlı bir kadındı karşımdaki.
‘Siz kitap yazıyorsunuz, öyle mi?’ diye sordu.
‘Evet.’
O zaman el sütliman ruhunu masaya bırakıp hareketlendi. Her şeyi anlatmıştı sanki bana ama bir şey, pek keşfedemediğim, sürüncemede bırakılan bir şey kalmıştı geride. Tedavülden kalkmış birkaç anı, tekinsiz bir itiraf, bir çizik…
‘Şey…’ dedi ‘Ben de çok yazmak istedim zamanında ama olmadı. Yazmak çok önemliydi benim için. Ama olmadı işte, iş, güç, eş, çocuklar, hayat, yazamadım, devamını getiremedim.’
Artık eli nereden tanıdığımı biliyordum. Böyle ne kadar çok kadın tanımıştım, böyle ne kadar çok el! Elimi eline uzattım ve teklifsizce sıktım.