Fesleğenler

İki tombulca oğlan, atmışlar tahta el arabalarına fesleğenleri, arada ellerini onlara karıştırıp güle oynaya arka sokaklarda geziniyor. Gezinmek bahane, bal gibi satış yapıyorlar. (Belki de bahane olan satış!) Ne olursa olsun işe yaramış, öyle ya sabahtan beri el arabasının üstü epey kelleşmiş.

Apartmanlara muzipçe bakıp ıslıkla karışık bir ritimle ‘Fesleğen!’ diye bağırıyor ve gülüşüyorlar, keyifleri yerinde.
Bizim ikilinin aralarında kesin bir uyum var; hakkını vererek şakalaşıyorlar. Bir ara önlerinde mal boşaltmak için park etmiş koca minibüsü polis otolarındaki mekanik sesi taklit ederek uyarmayı da ihmal etmiyorlar. Yüzlerinde o kadar net bir samimiyet var ki, paldır küldür dükkândan çıkan terli minibüs şoförü bile bir süre sonra onlarla laflamaya başlıyor. Dahası bir saksı fesleğen de o alıyor! Sadece o olsa iyi. Dükkân sahibi de dayanamıyor.
Bu fesleğenli oğlanlar son günlerde gördüğüm en neşeli görüntünün sahipleri! Topak yeşillerin arasında en az o yeşiller kadar tombalak, kayıtsız, kaygısız, mesaiyi boşlamış haşarı, toz içinde kirloş iki melek gibiler. Yanlarından geçenlere kaş göz edip durduruyorlar.
‘Al be abla fesleğen işte!’
Karşı taraf ise onlar kadar mutlu olmayan, yaşlı, düşünceli bir cephe:
‘Yok, almayacağım evladım.’
Mutlu cephe:
‘Al işte…’
Yaşlı, inatçı, huzursuz cephe:
‘Yok dedim ya.’
Mutlu:
‘Al işte. İki tane al, birini arkadaşına hediye edersin.’
Mutsuz:
‘Yok artık daha neler!’
Sonuç: O abla ve sonrasındaki ‘ablalar’, kollarında birer ikişer tıknaz fesleğenle gözden kaybolur. Bir süre sonra oğlanlar da. Sokaktan aynı tozutmuş neşeyle kıvrılıp giderler. Dertlenirim, tüh bir koşu gidip niye bir tane de ben almadım diye. O komik oğlanların fesleğenlere sinmiş iyi kalplilik tılsımını hissetmek fena mı olurdu diye düşünüp dururum. Sonraki günlerde hakim olan ise, o sokakta başlayıp, bütün güne başka başka evlerden yayılacak fesleğen kokusudur. Kent, bu yüzden mi bir başka kokar, ara ara, küçük anlarda, kendi halindeki balkonlarda, unutulmuş televizyon kenarlarında, kimi alçak gönüllü mutfak raflarında?
Abarttığımı fark ederim. Bu fesleğenli oğlanları ben mi yarattım kafamda acaba diye bir tasa kaplar içimi. Öyle ya her yerde gördüğüm onca mutsuz, tedirgin insandan, ülkeyi kaplamış olan nemli havanın esaretine tutsak bırakılmış kaygılı yüzden ve cıvık cıvık bir parodinin figüranı olmaya gebe bırakılmış bedenden sonra… Hayalsiz, ruhsuz, ezber, vasat bir çöl toprağında kalakalmışken… Cık cık diyerek bu fesleğenli serabı düşünürüm, iyi mi! O sırada televizyon ekranlarındaki sözcükler yüzüme tokat gibi çakmaktadır ‘ciddi, acil ve önemli işlerimiz var; kendi kendine konuşup durma!’ diye.
Ancak sonra hemen aklıma John Cheever’ın bir öyküsü gelir. O öyküde, kahramanımız Olga isimli bir kadın yaratmıştır zihninde. Bunu öykünün sonunda fark eder. O zaman der ki ‘Olga’yı ben uydurmuş olduğuma göre, başkalarını da uyduramaz mıydım; kara gözlü sarışınlar, şarkıcılar, hüzünlü esmerler, yalnızlık çeken ev kadınları? Olga’nın gidişi, bir başkasına yer açtığı anlamına geliyor olmaz mıydı?’
Hayal gücünün fesleğen rengi can simidine sıkı sıkıya tutunurum o zaman. Ciddi ciddi nefes alabilmek için. Acilen yaşamak için. En önemlisi, devam edebilmek için.