Gazetede Yazdığı Gibi

Yetmiş metreden ayrılırken her ikisinin de yanağını öptüm.

Şahver Hanım. Gözleri derine kaçan, saçları Marmara’nın lodosu gibi darma duman, dişleri geldiği, ait olduğu sahillerdeki mazot serpmesi gibi Handan’a seslendi.

-Handan, Handan, para masanın üstünde.

Gözleri cam cam ışıldayan, saçları ağa düşmüş, ağda karaya vurmuş bahtsız uskumru, dişleri dudaklarının kenedine takılı Handan, yastığından başını kaldırdı ağır ağır ve tamam, dedi annesine.

Şahver’in ruhu sofada gezindi o zaman. O ruhtu işte, etekleri eprimiş, yaka ve manşetlerindeki sutaşı eriyip gitmiş lacivert üstüne yasemin çiçekli elbisesinden kurtuluveren, formikası yol yol kalkmış, kenarlarındaki suntası da epey aşınmış masanın üzerinde katlanıp birbirine kavuşmuş iki kağıdın etrafını tavaf eyleyen, o ruh, o ruh.

Süleyman’ın iki gece önce önüne fırlatıp attığı iki kağıt parçasıydı alt tarafı. Yeter, sus artık, sus. Süleyman, üç günlük sakalı, ayağındaki egzamalarını azdırıp duran lastik çizmeleriyle, Şahver’in gözlerinden ışık hızıyla geçip giden geçmişlerini bir kez daha al baştan ettirmişti: “Şahver, seni koynuma alacağım günü dört gözle bekliyorum kız,” buna canlı bir emsal olabilirdi. Şile’nin balıkçı tayfası Ömer Usta’nın yanına sinmiş bu yakışıklı sübyanın, Ömer Usta, Yavuz, Muharrem ve Tekin’in tek kız kardeşleri, onlar için ev işlerinin, eviçi can güvenliklerinin biricik timsali ve hayat yoldaşları Şahver kızın Süleyman’a ne menem bir biçimde evet diyeceğini; hep tartışılıp durmuştu oysa, namus işi var denmişti; Şahver’i bir kere Süleyman’la güney kayalıklarının orada başbaşa yürürken görmüşlerdi, belki de seviyorlardır birbirlerini denmişti, Süleyman’ın bakışları Şahver’in bakışlarını ya da Şahver’in bakışları Süleyman’ın bakışlarını kahvenin hemen orada birkaç kere kesivermişti; yok, yok, Süleyman ne yapsın bu çirkin kızı denmişti, onun aklı Ömer Usta’nın işinde, boş yere yamanmadı ona ve oğullarına. Şahver’in tek bildiği Süleyman’ın baş döndürücü güzelliğiydi. Şahver’in güzelliğe hayran oluşu, Süleyman’ın altın sarısı saçlarını bir gün muntazam bir biçimde ayırıp kulak arkası etmek isteyişiydi. Ona da kardeşlerine ördüğü gibi Selanik bir kazak öresi gelmişti. Arkadaşı olmadığı için, yüzünü gözünü buruşturabileceği kimsenin olmayışı, Ömer Usta’nın Şahver yemek yapılacak, camiye gidilecek, seccadeler yıkanacak, şeker alınacak, çamaşırlar suya basılacak, tütün sarılacak, ocak yakılacak direktiflerine, anında, hemen, düşünmeksizin onay vermesi anlamına da geliyordu. Bir balıkçı, yerleşik bir hayata taptı mının biricik örneğiydi Ömer Usta-bu yüzden reis değildi, zaten. İkisi arasında kurduğu denge çok değil beş yıl sonra Şile’nin V. kazasının muhtarı yapacaktı onu. Denizi uzaktan seyreden bir kulübe vereceklerdi ona. O bundan hiç şikayet etmeyecek, muhtarlık görevini de disiplini seven, yükselip duruşunu bu disiplin, biraz da doğasındaki üstü örtülü ama hayatının tüm alanlarına son derece egemen üç kağıtçılığı ile başarılı bir biçimde devam ettirecekti. Oğlanlar ise heba olup gideceklerdi, hiç kuşkusuz.

Şahver’e gelecek olursak o babasının muhtarlığını faili anlamda hiçbir zaman göremedi. Babası o sabah balıktan çok erken dönmüş, biraz uyumuş, sonra cuma namazına gitmek için Şahver’ce çamurları, isi, pası temizlenmiş özel zamanlar ayakkabılarını giymiş, iri cüssesinden hiç de beklenmeyecek o ince sesiyle evin karanlık koridorunda Şahver’e dönüp, sanki akşama nohutla pilavı hazır et, bahçedeki ağlara hortum sık ya da nargile içeceğim bu akşam, tütünü harmanla dercesine, Şahver sen benim bir tanecik sultanımsın, deyivermişti Şahver’in gözlerindeki dehşeti görmeksizin, kaçarcasına o bakışlardan. Sonra başka bir şey demedi Ömer Usta. Karanlık koridorun içindeki dev, yünlü terliklerini çıkarıp ayakkabılarını usulca giydi. Kapıdaki sürgü yuvasında hareketlendi, koridora bahçedeki aydınlık, kapının önündeki paket taşlar, bahçenin sağ tarafındaki kümes, tavuk sesleri, sol koldaki kara lahanalar, maydanoz, hatmi ve mısır koçanları doluverdi. Sonra kapı tüm bu görüntüleri hiç tanımıyorcasına kendi mahremiyetine bürünüverdi, Şahver’i  bildik bir alaca hüzmesiyle koridor içersinde sabitledi.

Şahver küçük çıkınında, o zamana kadar biriktirdiği tüm güzel anıları, tüm güzel dantel örnekleri, güzel yastık kılıfları, güzel kokulu kuru çiçekler ve biriktirebildiği az miktar parasıyla Süleyman’a doğru engebeli bir yolculuğa çıkmaya hazırdı.

Aynı şimdi olduğu gibi ruhu bir kez daha evin içinde gezindi. Aynı şimdi olduğu gibi adımını atabileceği bir eşiğin olmayışı, o eşiklerin aslında hiç olmadığı yolundaki hastalıklı düşüncenin onu en rahatlatan duygu olduğunu farkedişi-şimdiyi geçmişle aynılaştıran en önemli yan buydu. Babasını yitirdiği gibi kocasını yitirişine bir de kızı için içine gömeceği bir hüznü yerleştirmişti. Handan üzülme, diyememişti. Handan ise intihar etmeyi istiyordu. O üzerine sinen deniz kokusu, bu kokuyu ben de biliyorum diyememişti Şahver Handan’a. İki yıl önce kocasını terkedip aralarına dönen Handan’a. Evleninceye kadar duvar köşelerinde ona konukluk yapan babasına sessiz bir ev sahipliği yapmaktan .başka çaresi olmayan Handan’a. Şahver. Kızına elveda demekten başka çaresi olmayan Şahver. Kocasının sus payı olarak önüne attığı para karşısında susmaktan, sonsuza kadar susmaktan başka çaresi olmayan Şahver. Ölmesi gerekli olan asıl benim, diyen Şahver.

Şile’deki evden çıktığında arkasındaki tel dolap, ocak, sandık, merdivenler, birkaç halı, sedirler ve saat kendi dillerince ona Rasgele Şaver, Rasgele Şaver demişlerdi. Bu yüzden bahçe kapısından çıkarken bir koşu geri dönmüş, koca anahtarı küt diye anahtar deliğine sokmuş, tel dolabın kapısını açmış, ocağa bir odun atmış, merdivenlere terliklerini fırlatmış, halıları kenarlarından kıvırmış, sandığın kapağını duvara dayamış, sedirlerin üzerindeki yastıkları sağa sola özensizce savurmuş, saati durdurmuştu.

Babası ve erkek kardeşleri namazdan döndüklerinde kapının anahtarı üzerinde ardına kadar açık olduğunu, ocaktaki korlu odunu, merdivenin üzerine doğru savrulmuş terlikleri, püskülleri kenarlarından fırlamış halıları, sedirlerin üzerinde yerleri altüst olmuş yastıkları, tüm mahremiyeti kaçmış ağzı açık sandığı ve de en önemlisi biri çeyrek geçe durmuş olan büyük duvar saatini karşılarında bulduklarında eve bir hırsız girdiğini değil, evin gerçek ev sahibinin evi terketmiş olduğunu anladılar.

Maltepe’deki evden çıkarkense hiçbir şeye dokunmadı Şahver Hanım.

* * *

Ne güzel kokuyor bu yaseminler, dedi karşımdaki adam. Bulunduğumuz geniş yemek salonunun her tarafında onlar vardı. Etrafımızı nazlı bir koku sarmıştı. Rokoları yeşil zeytinle yiyor, tarihte bilemeyeceğim ne varsa hepsini su gibi biliyor, her cümlesinin ardından öyle değil mi, diye sorarak onay bekliyordu. Benim cevabımsa her seferinde değişmez, hatta muhafazakar sayılabilecek bir şekilde noktalıyordu diyaloğumuzu: “Bilmiyorum.” O inatçıydı. Katır inadı, katır. İlgi alanı Çerkezlerdi ve bir yandan da Moğollarla ilgileniyordu. “Ooo, o çok eski, ” dedim. Ve ona Timurla Yıldırım Beyazıt’ın öyküsünü anlatmaya başladım:

Yasemin kokulu bir geceydi. Her iki tarafın da birbirlerinden şiddetle ürkmelerinin doruğa vardığı bir gece. Kımız iyi bir tercih olabilirdi. Her iki tarafın birbirinin adını sayıklaması.

1402 yılının güzel bir haziran akşamıydı. Komutanlarını etrafına almış olan Beyazıt, Timur’un yapabileceği manevralara karşı yeni stratejiler belirliyordu.

Tam konunun en ciddi yerindeydi ki, en güvendiği adamı kulağına eğilip önemli bir şeyler fısıldadı ona. Sultan şaşkınlığı her halinden belli, az sonra sarfedeceği iki kelimenin ilk hecelerine vurgu yaparak sol üst kaşını kaşıdı: Demek öyle. Ardından kaşını kaşıdığı elini yakın adamına uzattı. Üstü mühürlü bir mektup el değiştirdi, komutanlar bunu sabır ve metanetle izledi. Geri kalan saatler gene savaş taktikleri ve bu taktiklerin bir sultanın kendine ve komutanlarına nasıl ve ne kadar çok güvendiği biçimindeki söz, vaad ve temennilerle dolduruldu; mektup ve içindekilerin bilinmezliği böylece es geçildi, böyle bir şey yokmuş gibi davranıldı, susuldu. Gizli kalan her şeyin anlamının, içinde taşıdığı “giz” unsurundan ötürü ve olmadığından daha çok önem ihtiva ettiğini biliyordu komutanlar. Olduğundan ve olmadığından daha çok önem, olmadığı kadar merak yaratsa da, o gece, o yaseminli gecede, Sultan Beyazıt kimseye bir şey söylemedi mektupla ilgili. Timur’dan geldiği belli olan o mektubu tamamen önemsiz kılmak kaygısı içinde açıp diğerlerine okumadı. Savaş bilinmezler üzerine kurulu yoksul mu yoksul bir oyundu. Onu zenginleştirense esrarlı gizlerden, sırlardan başka bir şey değil. Kesif bayat kan kokusu, yerine gelecek taze kanlarla belki de sadece ve sadece böyle giderilebilirdi.

Herkes yattıktan sonra sultan, içine beyaz bir çiçeğin iliştirildiği ulağı kaftanının cebine koydu. Hafifçe iç geçirdi.

Yasemin kokulu gece durup bekledi.

Bunu hiç duymamıştım, dedi karşımdaki. Halbuki Beyazıt’ı çok iyi bilirim. Askeri okulda bize en çok okutulandı Osmanlı tarihi.

Bilmemenize şaşmamalı çünkü bunu ben uydurdum, dedim.

Elindeki rokoyu tam ağzına götürecekken öylece kalakaldı.

Baş jandarma Louise de Funnes kılıklı bu sevimli adam Lübnan’daki askeri okuldan sonra yüksek lisansını İşletme dalında yapmış, sonra Amerika’ya gitmiş, orada şimdiki karısıyla evlenmişti. Şimdi Lübnan’ın en saygın gazetesinin köşe yazarlarından biriydi. Buraya gelme nedeni kuşkusuz ne ben ne de kırmayı planladığım dünya rekorum içindi. Barış bu adaya ne zaman gelir, biçimindeki bir konferansa çağrılmış, diğer meslektaşlarıyla birlikte üç gün boyunca bunu tartışmışlar ama tahmin edileceği biçimde bir çözüm bulamamışlardı. Birlikteliğimize gelince: Damdan düşer gibi tepemize inen ve davetli sayısı beklenilenin çok üzerinde çıkan bir düğünün sonucunda aynı masanın konuklarıydık. 

Hepimizin etrafını çevirdiğimiz masa, dünyanın adını sıkça andığı, benim açımdan bakıldığında ise çok hassas bir bölgeye ait bir masaydı. Pasaportumdaki vatandaş hanesinde yazan ülke düşünüldüğünde olmayan bir yeryüzü parçasındaydım. Ütopyaların en hası buranın yanında halt etmişti, özellikle de mesken diye tuttuğum dünyanın dört bir tarafına nam salmış oteller zincirinin halkası olan bir otelde kalışım ve odada sürüp giden hayat düşünüldüğünde. Toplumun elit tabakasıyla iki gün üç gece suni havalandırma teneffüs tertibatıyla birlikte yaşayışım ve açıkçası keyif  alışım kaydedilebilirdi.

Yeni dünya rekorum olan yetmiş metreye gelince…Bunun için değil de dünyadaki bütün bölünmüş ve kutupları güçlü olan devletlere açık, onlara küskün, onlardan şikayetçi ama onlarsız olmaya çekimli ülkelerin durumunu tartışan o akşam yemeği sonrasında hoşnutsuzluğu sadece önyargıya dayalı Amerikalı bir kadın gazetecinin soru bombardımanına tutuldum. Karşılıklı çatışma. Öylesiniz, böylesiniz derken iş geldi kadınlığa dayandı. Can alıcı soru şuydu:

-Şimdi kadınlığınızı nasıl tanımlayacaksınız bakalım? Ortadoğulu mu, Avrupalı mı, ne, nasıl, niye?

Cevabım çok basit oldu, hayli keskince de. Bir başka kişinin o öğleden sonra belediye başkanına “şimdi size naif bir soru soracağım, her iki taraf için soruyorum; sorun nedir Allahaşkına?” sı kadar yalın: Ben bir kadınım. Ülkesiz bir kadın, yersiz yurtsuz bir kadın, dedim. Daldığım zaman dünya gözümde bir tanedir. Tek bir tane. O an dünyanın her yerinde yaşayabilirim, her yerinde ayaklanabilirim.Ait olduğum yer orasıdır sadece. Aşk da odur, dünya da. Sırf bu yüzden nereye ait olduğum umrumda değil. Şimdi bana izin verirseniz artık kalkmalıyım. Yarınki son çalışmalar için iyi bir uykuya ihtiyacım var. Ertesi gün yani 14 Haziran 1998 rekor deneme günüm. Bana inanabilirsiniz, rekorumu hiçbir yere ait olmayan bir kadın olarak kırmaya çalışacağım.

* * *

14 Haziran 1998

Babama anlatmak isterdim.Babama onun için bir sürü anlam ifade eden aşkın benim için, öncelikle bedenimi başka bir beden üzerinden tanımak olduğunu. Bu hayatın içinde çok da fazla şansımız yok, demek. Bu hayat bana sadece kendi yanlışlarımı gösterebilir, eğer kendimce doğru olan bir yerde durursam, durabilirsem demek. Sevgili babacığım. Nasıl da bir erkek evladın olsun istemiştin. Soyadının devam etmesi içinmiş. Fakirlik, ikinci sınıf vatandaşlık, itilip kakılma, zengin bay ve bayanların önünde eğilip bükülme için bunların devam etmesi için. İkiye katlanarak çoğalması için. Tüm bunları benzer genlerle başka bir erkek çocuğunun yaşaması, kaderini hiçbir biçimde değiştirememesi, bu değişmezliği gördüğü zamansa geleneklere sarılması için. Yeni bir erkek evlattan bu kaderi asla silemeyeceği o tuhaf yazı için.

Evet baba, sana anlatmak isterdim. Bedenim kutsal bir tapınak değildir. Bedenim benimdir ve kullanma özgürlüğüne sahibim. Sana gelince, kırdığın cevizleri bilmiyor değilim. Annemi “seni de bir gün buraya alacağız, ” diyerek kandırmana o kanmış gibi davranabilir, kız kardeşlerim kanmış gibi davranabilirler, ama ben kanmadım. Bizim oralarda işimiz ne, söyle bana ya da sonsuza kadar kapa çeneni. Ben tüm bu yalanlardan bıktım artık baba. Dünyanın değişeceğine inanmıyorum. Dünyanın benden yana olacağına inanmıyorum. Dünyanın beni seveceği konusunda ciddi endişelerim var. Bunları söylediğimi hiç duymadın, değil mi? Oysa ben bunların hepsini sana anlattım. Kendi dilim ve duygularımca anlattım. İstanbul’dan kalkıp Mersin’e göç ettiğimizde, annemleri orada bırakıp Kıbrıs’a giderken ya da o sıcak mevsimli diyara gitmeden çok önceleri, oraya gitttikten sonra, hep. Sen sağırsın, baba. Kör olduğun gibi, sağırsın da. Üstelik dilsizsin de. Şimdi ne yapacaksın bakalım.

Seni en son bir güvertede koşarken görüyorum. Peşinden kovaladığın insan, inan adını bile bilmiyorum, bir denizci işte. Ortanca kız kardeşimin düğünü için Mersin’e gittiğimiz o feribotun içinde basit, küçük bir görevli. Onunla Kıbrıs’ta tanıştık, atölyenin orada. On beş gün kadar önceydi, sıcak bir gündü ve bizler, yani bütün kızlar, patrondan izin alıp el makinelerimizi dükkanın önüne attık. Orada çalışmaya başladık. Bir gürültü ki sorma gitsin. Bu adamın da o sıra oradan geçeceği tutmuş. Tek tek hepimizi seyretti,ağır ağır yürüdü önümüzden. Güzel adamdı, boylu posluydu. Bana pek alıcı gözüyle baktı, yanımdaki kızlar dirsekleriyle vurdular bana. Buranın güneşini hiç sevmem ama bana öyle geldi ki o güneş bana ışıklar gönderiyor, o ışıklar ellerimde oynayıp duruyor, benden ona gülümsememi istiyor. O akşamüstü buluştum onunla. Kalenin oraya doğru gittik. Hani sana biraz sahilde gezdim dediğim akşamüstü. Elimi tuttu. Ayrılırken de yanağımdan öptü. Madem Mersin’e döneceksiniz, Deniz Feneri feribotuyla dönün, ben oradayım, dedi. 

Seni en son  Deniz Feneri  feribotunun güvertesinde koşarken görüyorum. Ben ardında çırılçıplak kalıyorum. Zavallı adam, zavallı adam sözleri gecenin o vaktinde güverteyi dolduran Kıbrıs-Mersin feribotu yolcularının ağızlarına dolanıyor. Kurbana, yani bana son direktifi veren bir koro gibi: Zavallı adam, zavallı adam. Ben çırılçıplağım, kendisine tecavüz edilmiş olanım ya da bir fahişeyim. Ben çırılçıplağım ve sadece hayatı merak ediyorum. Hayatsa gene umduğumdan daha basit çıkıyor. Utan, utan, diye bağırıyor birisi, gecenin karanlığında. Ben çırılçıplağım ve utanıyorum, bir filikanın içinde keşfe çıkmaya çalıştığım kadınlığım onu bulduğum anda bir daha dönmemek üzere alıp başını gidiyor. Ben çırılçıplağım, basit, sıradan kaçak bir dokuma işçisiyim, sıradan bir hayatın sıradan bir dokuma işçisi. Rezalet, diye bağırıyor birisi. Kızlarımızla bu feribota binemeyecek miyiz yani, diye bağırıyor bir diğeri. Her kız aynı olur mu, diye mırıldanıyor başka biri. Ben sadece sulara bakıyorum. Gece içinde kıpırdanıp duruyor sular. Zuhal buraya gel, diyor. Zuhal gel. Ben çırıpçıplağım, çok yalnızım. Bedenimi karanlık, köpüklü bir dalgaya bırakıyorum. Yalnızlığım korkum karşısında eriyip gidiyor.

* * *

Korkuydu, bir türlü yerimizden kıpırdayamıyorduk. Gözlerimiz bütün korku anlarında olduğu gibi çukurlarından fırlamıştı. Ruhların eski halleriyle tanıştıkları o “andı”  o an. Yaşamdan biraz sonra, ölümden biraz önce. Hepimiz hepimize sinmiştik, bu yüzden birbirimizle sevişmemize, birbirimizi dinleyip anlamamıza gerek yoktu. İşte o an tam da bunu anladığımız an olmuştu. Hayatınızın bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden aktığı o an.

Hepimiz suya atlamıştık. Hepimiz için bir yeni vardı, hepimiz gerçeğin nerede bitip nerede düşün başladığının rotasını kaybetmiştik. Kimdik? Bunun cevabı için çok mu geçti, yoksa çok mu erken, bilmek bile istemedik.

Sular gittikçe karardı, nefeslerimiz tıkandı, tıkandı. Öyle bir andı ki, işte o an bir yerlerden sesler yükselmeye başladı: Hadigelhadigelhadigel.

Derinde yüzlerimizin, daha çok gözlerimizin almaya, takınmaya başladığı ifadeler…Şimdi o ifade hiç yabancı değildi. Yaşarken üç beş insanda gördüğünüz, bunlar başka bir dünyadan mı, diye düşündüğünüz, oysa sizin gibi oturup kalkan, kahkaha atıp ıslık çalan insanlardı ama bakışları hep “oradaydı”, bilirdiniz. İşte o insanların daha önceleri buralara gelmiş olduklarını anlamak için tuhaf bir andı, geç bir an.

Hayır, bunun adı ölüm olamazdı. Bu o kadar güzel, anlamlı ve derin bir andı ki.

Daldık, daldık. Daha da derinlere. Artık taş gibi, hızla iniyorduk aşağıya. Vücudumuzda hiçbir hücre “yukarısı” için dürtmüyordu bizi. Karanlığınsa o albenili tınısı kulaklarımızı sarhoş etmişti. Hiçbir yeryüzü gerçeğinin bu tınıya eş düşmeyeceğini biliyorduk. Küçük anaforlar oluşturuyordu etrafımızda, avurtlarımız artık şişmiyordu, bedenlerimiz tuzlu suya doymuştu. Kutsallığa ulaşmıştık, yıkandık, doya doya ölesiye yıkandık.

Önce beyin mi ölür kalp mi?

Önce kalp ağrıları ölür, beyin sızıları ölür. Onlar öldükten sonra iki et parçası ölse n’olur? Önce kalp kırıklıkları ölür, beyin seyreder; sonra beyin yavaş yavaş hatırlar, kalp dinler; ama hangisi önce ölür, hangisi bekler?

Önce utançlar ölür, korkular; sonra çıplaklık kalır geriye. Önce hayaller canlanır, sonra anılar. Kalp ne zaman durur, beyin ne zaman?

Daldık, daldık. Hem beynimizi hem kalbimizi unutmak için-daldık. Daldıkça beyin canlandı, kalp daha hızlı attı ruhlarımızda; öldükçe ölçüsüzce yaşamaya başladık, yepyeni bir hayat sunuldu bize. Yeni tarihlerimizi-sadece kendimiz için- kağıtlarımızın ucuna yazdık.

Yetmiş metreden ayrılırken her ikisinin de yanağını öptüm. Saçlarımız gür mercan demetleri gibiydi. Onlar da sarıldılar bana. Deniz yatağı içersinde aidiyetsizliğimizin çok kısa süren bir anıydı. Ardımda iki kadın, gerçekte hiç anlatılmaya değer bulunmayacak iki yaşamöyküsü bırakırken ağır ağır yüzeye çıktım. Herkes çığlıklar atıyordu. O rekoru kırmıştım ancak umrumda değildi. Derin derin nefes aldım.

Yakama tutuşturulmuş yasemin çiçeğinin bir yosun değil de bir yasemin çiçeği olduğunu anladım; nice sonra, taa elime alıncaya kadar, bir  yosun değil de bir yasemin çiçeği olduğunu onun.

Sonra onu denize bıraktım.

* * *

Ayçelen’di suyun yüzüne çıkan. Yetmiş metre rekorunu kıran-yersiz yurtsuz bir kadın olarak kendi tarihini yazmaya çok kararlı. Gazetelerde ertesi gün, 15 Haziran 1998 tarihinde  fotoğrafı yayınlanandı Ayçelen. Başarandı. Gülerken onun kendisi dahil üç kadın için objektiflere gülümsediğinin kimse ama hiç kimse farkına varmadı.