Geçen Günler

Ğada El Seman’ın 1963 yılında yazdığı “Beyrut’ta Deniz Yok”unu bilir misiniz? “Limanı Olmayan Çingene” adlı öyküsü şöyle başlar Seman’ın: “Yüzün, ey hikaye, yeniden ürküp kaçar, ondan misk kokular yükselir, yağmur yağdığında kokusu buharlaşır uzun sahillerin azap veren hüznü ve sıcaklığında…”

* * *

Edebiyatın hayat karşısındaki gücüne inanmış biri olarak Elfriede Jelinek gibi bir kadın yazarın Nobel ödülünü almasını geçen günlerin tadı tuzu olarak değerlendiriyorum. Marcel Proust’un geçmiş zamanda aradığı bir çocukluk tınısı gibi bir lezzet bu. Doğrudur, hayat her zaman, belki de bütün zalimliği ve anlamsızlığıyla kazanır, ama bazen edebiyatın şu yeknesak hayat üstündeki değeri de devreye girer ve Seman’ın da belirttiği gibi gerçeğin kendisinden kaçması suretiyle tuhaf bir renk kalır geride, hem gerçeği hem de gerçek olmayanı içeren.

Bu neyi değiştirir?

Günlük hayatımızdaki mafya, mafyanın kurgulanmış hali, bizlerin bu kurgunun içine düşen halimiz, arkaik deprem korkumuz, birbirimizi sevmeyip sever gibi yapma fantazilerimiz, sürekli konuşmalarımız -susarsak geriye anlatacak hiçbir şeyimizin kalmadığını farkedeceğimiz konuşmalarımız- niye, niçin olduğunu bilmediğimiz ama yine de kendimizi koşuşturmakla zorunlu hissettiğimiz zaman kavramıyla ilgili debelenmelerimiz, gazetelerin verdiği günlük diyetler, dedikodu sayfalarında sorguya çektiğimiz öteki hallerimiz, severken öldürdüğümüz sevdiklerimiz… Hayır, hayır bunları değiştiremez söz konusu olan renk, o ışıklı prizma.

O değiştirse değiştirse hayal görme rotamızı değiştirir, bu da gerçek için az buz hamle değildir hani! Jelinek’in hayatının kartlarını zayıftan yana kullanması, kullanırken nüfuz denilen o hastalığa kafa tutması ve bunu o prizmaya taşıması, bir gün bizim o prizmadan geçmemiz… Başka bir zaman ve başka bir yerde “tek haklı-tek ezilen-tek bilen ben değilmişim”i görmemiz. “Nobel bir emperyal kanondur” diskurundan vazgeçmemiz mesela. Birinin çıkıp “emperyal kanon olmayan ne var, söylesene” diye sorabileceğini fark edebilmemiz, ardından. Bu elbette olası sonuçlardan sadece biri olabilir. İkincisi için belki de başka türlü bir buluşma gerekir geçen günlerle girdiğimiz ilişkilerimizde; daha sağlıklı bir düşünce silsilesi belki, belki de şizofreniye yakın bir bakış açısı… Tümü size ve seçimlerinize kalmış…

***

Bu yazıya böyle bir başlık atmak istedim bugün, biraz duygusal…Dönüp baktığımda otuz haftadır burayı kaplamışım her Salı; benim gibi mekanla zoru olan biri için tuhaf bir işgal. Yazıp durmuşum sözcüklerin harf simgeleriyle kağıda kodlanmış halinden kaçamayacağımı bile bile. Ama bilmenizi isterim ki yazıda saklı olan o  misk kokusu başka bir yerde bulunmaz, yazının gücü budur işte! Denizsiz, limansız, hayalsiz bir kentin bazen taze bazen beter o yosun kokusunu anlatmak…