19/05/2011
“Bizim zamanımızda” diye başlayan yaşlı ve duygu yüklü sözlere hep bıyık altından gülerek bakıp durduydum uzun yıllar.
Oysa ne zamandır “bizim zamanımızda”ya yakın sözlerle başlıyorum cümlelere. Bu da demek oluyor ki birileri de benim söylediklerime bıyık altından gülüyor.
Şimdi geleneksel bir-iki cümle daha araya sıkıştırayım, malum bir sonraki paragrafa geçiş yapacağız: Zaman geçiyor, dünya küçülüyor. Dünün gençleri yaşlanıyor.
19 Mayıs Gençlik Bayramı.
Bana Fellini’nin filmlerini hatırlatır bu bayram. özellikle onun Amarcord/Hatırlıyorum filmi bu hatırlayış için biçilmiş kaftandır. Büyümenin dehşetengiz hüzünlü bir etap olduğunu değil de matrak bir süreç olduğunu hatırlarsınız her şeye rağmen. Matrak olduğu kadar da savruk, özensiz bir süreç anlamına geldiğini. Belki o yüzden bu kadar kıymetli olduğunu.
Gençlik bayramı. Gençlik zaten bir bayramdır! Hiç bitmeyeceğini düşündüğünüz bir karnaval. Araya günün anlamını ihtiva eden marşlar, bayraklar, şiirler girer ama işin esası bir cümbüşün içinde olduğunuzdur. Bu haliyle tören bambaşka bir kesişmedir. Büyüyorsunuzdur, içiniz içinize sığmıyordur, isyanınız iridir ama bir o kadar da anın içinde eriyip gidecek bir coşku vardır içinizde. Kartal bakışlı öğretmenleriniz saliseler içersinde dağılıp giden bulutları andıran sırayı “iki dakkada bir” hizaya sokmaya çalışır. Bu insanlar, seslerindeki “oğlum, kızım” tehditiyle güne mana katmayı yaşam borcu bilmişken aklınızda tek bir şey vardır aslında: Törenden sonra ne yapacağınız!
“Bizim zamanımızda” 19 Mayıs törenlerinden sonra hemen dağılmazdık. Hava kırıksa rota belliydi: “Bir filme gidelim.”
çoğunlukla okul çıkışına zahmetsiz yakınlıktaki As Sineması’na gider Allah ne verdiyse seyrederdik. Elbette ona seyretmek denirse! O zamanlar biz mi gevezeydik, filmler mi sessizdi, keşfi mümkün değil! öyle bir hengâmeydi ki, salonun sessiz, kendi halindeki makul seyircisi sonunda isyan eder ve bize demediğini bırakmaz ya da iyiden iyiye pes eder “ah ulan ah, bizim zamanımızda böyle miydi, şu gençliğin haline bak” diyerek daha bizsiz bir salon sevdasına düşerdi. Ki bu neredeyse olanaksız bir sevdaydı. çünkü günün o saatinde etraftaki bütün sinema salonları bayramı kutlamaya devam eden lafı bol veletlerle dolar taşardı. Hava iyiyse bu geveze ordu açık mekânlara akın eder, etraftaki çayhaneleri tıka basa doldururdu. Neler konuştuğumuzu asla hatırlamıyorum. Ama Marmara’nın o kadim güzelliğine bakarak içtiğimiz karbonatlı çayların tadı hâlâ damağımda saklı! Yer yer Türk kahveleriyle geleceğin fallarına daldığımız anlarda bugünü o günden görmek elbette pek mümkün değildi. Kaldı ki tam da o zamanlarda o günkü hallerimizi yönlendirecek değil kâhin, kendi halinde bireyler olmamıza bile izin verilmiyordu. Baskı imparatorluğunun olduğu dönemlerdi o sıralar, 1980’ler. Yine de biz, inadına, hayal kurmayı becerirdik. İyi bir gelecek, iyi bir kariyer filan değildi bu hayaller. Bunları önemsemediğimizden değil, belki o sırada aklımıza gelmediğinden… Onların yerine daha makul bulduğumuz dileklerdi içimizden geçenler, “Hep arkadaş kalalım, hep bugünkü gibi olalım…” şeklinde naif temenniler işte, bilirsiniz.
19 Mayıslar geçerken, kahve fallarındaki gelecek izi farklılaşırken, dahası Türkiye değişirken, filmleri seyrederken artık sadece filmlerin sesine odaklanırken, gençleri hizaya sokmaya çalışırken, “bizim zamanımızda” diye sözlere başlarken, tam da gününde olduğumuz için hadi söyleyeyim, o geçmiş törenlerden artakalanı özlemle hatırlıyorum. Ne bir kahramanlık şiiri, ne şu, ne bu. Oradaki gençliği hatırlıyorum. O safdilliliği, berraklığı, kaytarmayı, vız gelir tırıs gider tavrı, yanlışları, yanlışlardaki güzelliği, yerli yersiz kahkahaları ve samimiyeti. Hatırlıyorum.
özetle söylemek gerekirse bayramınız kutlu olsun GENçLER. Peki züğürt tesellisi gibi olsa da, onu da ekleyelim, tamam: Ve daima genç kalacaklar!