23/07/2009
GüMBüR GüMBüR
Hemen her yaşın tılsımını, tozunu, isini birlikte devşirdiğimiz kuzenim Selda, geçenlerde karşıma geçip “yahu nedir bu kırklı yaşları kolay kolay atlatamama sendromu” diye soruverdi. Ben de tam o sırada “yahu nedir bu her şeyden kaçıp, işine gelmeyeni yok sayarak yaşama telaşı?” sorusunun peşindeydim. Sorular birbiriyle örtüştü ve ortaya böyle bir yazı çıktı.
İlk başta kırklı yaşlar sorusunun üzerinde durmak istiyorum. Hemen hemen hiçbir yaşı doğru dürüst bertaraf edememiş biri olarak Selda’nın bu sorusuna kaçamak kaçamak gülümsemekle yetindim! Yalnız bildiğim bir şey var ki bu yaş öteki yaşlara benzemiyor… Sadece gençlerle, gençliğinizle, selülitlerle, kilolarla, hormonlarınızla girdiğiniz hunhar tarla muharebeleri, yüzünüzdeki acımasız çizgilerle giriştiğiniz “n’ayır n’olamaz” etütleri değil; topyekün yaşamı al baştan ettiğiniz bir mania sanki kırklı yaşlar. O yüzden çok değerli ya! Aklar karalara, karalar aklara, sonrasında griler, ah o griler, kendi içinde birbirine akan, birbirinden taşan sonsuz griler tayfına dönüşüveriyor.
Burada bir parça pozitif ayrımcılık yapacağım ve kırklı yaşların özellikle kadınların hayatında mihenk taşı olduğunu söylemeye cüret edeceğim. Şu sıralar elimden düşüremediğim “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ın yazarı Clarissa Estes de aynı görüşte. Dediğine göre otuzların sonu, kırkların başı karar vermemiz gereken bir ana denk düşer ve bu karar muhtemelen hayatlardaki en ruhani karardır! Yirmili yaşlar erimiş, inançlar tuzla buz olmuş, sözler tutulamamıştır… Kızgınsınızdır! Kızgın olsanız iyi, kinle dolusunuzdur! Kininizse birçok şeyi yok saymanıza yol açar, ufkunuz daraldıkça daralır. Zira hem ruhunuz hem de bedeniniz (gençten bir beden olsa bile) bir enkazdır artık. “Bu yaşlarda sezgileri körelmiş kadınların kinini bilir misiniz?” diye sorar Estes. Bu kinin yer yer “hâlâ mihrabım yerinde”, yer yer “batsın bu dünya” cümleleriyle pekiştiği noktaları ise tehlikeli noktalar olarak görür yazar. Zira ikisi de aynı uç noktaların soluksuzluğunun dışavurumu, vahşi ruh yoksunluğudur. Evet ya vahşi ruh! Şu ruhunuzu yıllarca evcimen kılmaya çalışan hallere inat vahşi ruh! Şu içinizdeki nehrin her çığıltısında “şişşşşt ayıp oluyor” diyen ailenizin, öğretmenlerinizin, din ve ahlak öğretilerinin, kendini bir şey sanan mekanizmaların çığıltısını yok ettiği nehrin ta kendisi. Sizin her fasılda bu nehirden uzaklaşmanız, yenilmeniz. Sonuçta size öğretilenlerin kendinize ait sesiniz olduğuna inanışınız ve sadece kendinizi değil, sevdiklerinizi, inandıklarınızı ve yeni nesilleri de aynı bulanık, hareketsiz, zehirle harmanlanmış suda boğuşunuz.
Nehir bir kere zehirlenmeye görsün diyor Estes. Atıklardan kaynaklı olarak nehirde sık sık yangınlar çıkmaya başlar. Bunu yaratıcılığı elinden alınmış ruhlar, çoğunlukla kırkına merdiven dayamış, yorulmuş, kendini tükenmiş hisseden kadınlar için söyler. Ama ben bu imgeyi bir topluma da mal edebileceğimize inanıyorum. Ve bu yüzden baştaki sorumu yineliyorum: Nedir bu her şeyden kaçıp, işine gelmeyeni yok sayarak yaşamın içinde kendini boğma telaşımız?
Bu telaş eşliğinde bir nehir halindeki toplumu, toplumumuzu düşünüyorum. Enerjisinin azaldığı, kendini yorgun hisseden bir toplum. Her şeyin kokuştuğu, kirli ve zehirli hale geldiği bir toplum. Bir şeylerle oyalanan ama nedense kendini hep eksik hisseden bir toplum. Yaşananları seçemeyen ya da seçmekten yorgun düşmüş, halsiz bir toplum.
Bu kadar umutsuz mu?
Hayır.
Estes’in formülünü takip ediyorum: “Nehri bıkıp usanmadan temizleyin” diyor yazar. Ve ısrar ediyor:
O nehri yaşatın. Gerçeklerle yüzleşmekten, içinizde gezinen ve aslında hep sizinle olan vahşi ruhunuzun sesini duymaktan korkmayın. Sezgileriniz size, sizdeki insanı anlatacaktır. İşte o zaman kinin, kutupların, egoların, yok saymanın, şiddetin yerini içinizdeki nehrin diri gümbürtüsü alacaktır!