Güzelavratotu

Onun takma adıydı bu. Neden diye soranlara derin derin bakardı. Ve şöyle derdi: Vadim o kadar yeşildi ki… Anlamayanlarla-ki çoğunlukla kimse bir şey anlamazdı- dalga geçerdi: Güzelavratotu patlıcangillerden hayatım, bizim oralarda patlıcan çok yetişir, kendime patlıcan diyemeyeceğime göre bana yakışsa yakışsa güzelavratotu yakışır…Onunkisi çok tekil bir serüvendi, hemen her serüvende olduğu gibi. Bütün tekil serüvenlerde olduğu gibi, hemen herkes bu serüveni gerekçelendirmesini isterdi. Hemen hemen bütün serüvenlerde olduğu ölçüde  onun da ileri sürdüğü gerekçeler zoraki ve baştan savma sözcüklerdi: İstanbul’a göç etmek zorunda kaldık da…Mübadeleyle gelmişiz buralara, göç ruhumuza işlemiş… İşin aslını soracak olursanız varoluşunun nedeni hakkında ortadaki tek gerçek, hiçbir şey ama hiçbir şey bilmediğiydi. Kısacası varoluşu karmakarışık bir süreçti; yaşaması, ölümü, yeniden dirilişi ve yeniden ölüşü ve yeniden dirilişi ve yeniden ve hep yeniden…Onu bugüne kadar getiren bu inadıdır. Ona bu sonu veren hayatın değişmeyen yanıdır. Ölümün ve dirimin bitmeyen temasıdır bu. Eskiden böyleydi, şimdi de böyle. Gerçekten de vadisi o kadar yeşildi ki-görebilene. Özellikle güzlek zamanından kısa bir süre önce, vadisi o kadar güvez, o kadar rakik ve onundu ki, bir gece vakti böyle söylemişti, şaşırıp kalmıştım ama artık biliyorum… Onu kaybettiğimde içimden koskocaman bir parça gitti, onun hayallerindeki o vadiye, yeniden kavuştuğunu anladım o zaman. Anladığım için de onun son serüvenini anlatmak bana düştü.

Onunkisi tekil bir serüvendir, yalnızdır ama hep aşıktır hayata. Bense hep sana aşıktım Güzelavratotu, güzel Belkıs. Morgda bile güzeldin sen, ah aptal kız.

Oda arkadaşın, yol arkadaşın Nihal

Yağmur yağıyor…Pencereden kaçacak. Kaçacak kaçmasına da bir türlü yerinden kıpırdamıyor. Belkıs… Dahası dudağının yanındaki Türkan beniyle karanlığa göz kırpıyor. Siyah kombinezonundan slikonlu göğüsleri taşmış; saçları lüle, maşayla kıvırmış bu sabah, kimi yerleri hafif dalgalı olmuş, hadi, diyor kendi kendine, sesi titriyor.

Arkasından, bedenlerinden önce odaya dolmuş hayaletleriyle gelip daraltıveriyorlar içini. Ruhlarından önce önyargıları, seslerinden önce aşağılamaları, kendilerinden önce herkes ve şu an içinde yaşadıkları zamandan başka envai çeşit zaman ve bunların zaman kipleri her köşeyi dolduruveriyor evde. Perde perde yükselen çığlıklar, direktifler sünger kalbini ele geçiriveriyor, bedenine ulaşmadan, avlamadan, boğmadan önce Belkıs’ı.

O koyu sesler ve izler, onların anıları, akrabaları, bugüne kadar dinledikleri müzikler, seyrettikleri filmler, gittikleri yerler, kestikleri ahkamlarla yavaş yavaş siniveriyorlar içeriye. Sanki çok büyük bir yanlış yapmış gibi apartmanın eski koridorları, o ve nice yanlışın onların dilince sözcüklere, harflere ve tüm bu harflerden oluşmuş yeni alfabesine mekan oluyor. O alfabeden tanımı tek gerçek ve mutlak doğru biziz olacak bir sahtekarlık doğuyor; hile, hile, koskocaman bir hile, şike.

Apartmanın eski koridorları… Belkıs’ın yapmış olduğu yanlış-lar ve onların gerçekleştirmiş oldukları doğrular tuhaf neşriyatlara, gazete demeçlerine, bu demeçlerden meydanlara, derken istatistiklere doğru kayıyor. Çağdaş gerçeklerin kanıtlandığı ve adamakıllı biçimde tescil edildiği koridorları  eski bir apartmanın, zamana pes ediyor. Sesler azmanlaşıyor, güçleniyor ve yetkenin ta kendisi oluyor: Çık oradan pis fahişe, çık diyoruz sana, çık karşımıza, kimi uyuttuğunu sanıyorsun sen!

Belkıs. Kaçıyor, kaçacak, kaçmalı.

Kaçıyor, kaçacak, kaçmalı da nereye? Siyah gecenin içinde dar bir balkonun ucuna geliyor, tıkanıyor. Tek çare balkonun parmaklıklarına tutunmak. O parmaklıklara tutunursa geleceğin onu nereye savuracağını bilmiyor Belkıs. Belki böylesi daha iyidir. Yavaş yavaş aşağıya kaymaya başlıyor sonra. Yavaş yavaş kayıyor. Gücü tükeniyor. Labirentleşen karanlığa doğru kayıyor, ağır ağır. Sonrasında cansız bir bebek, benli bir bebek, içi boş bir kukla gibi karanlığın içinde gözden yitip gidiyor. Kaçmak denirse buna, kaçıyor. Yakalanmak denirse, yakalanıyor da. Bu kaçışın tuzağı da bu oluyor aslında. Kurtuluyor mu peki? Kaçtığı ve yakalandığı oranda.

Göçtüğü, kaçtığı, yakalandığı ve kurtulduğu hayatının sonunda Kulaksız’a gömülüyor Güzelavratotu. Düşlerindeki vadisi yeşil mi yeşil kalıyor: Güpgüzel bir yeşil, çağla yeşili, can eriğinin ekşi halleri, ıhlamur çiçeği, iğde, hatta bilumum portakal ağacının meyva verdiği zamanlardaki yeşili yaprağının, buğu kokusu renginde bir sabahın.