Hâlâ canlıyız!

Dışarda yedi canlı bahar, yaşamın düşüp kalkmak ama yine de devam etmek olduğu Nisan.

Ha bir de o, şu unutulmaya mahkum haber:

Adana’da geçtiğimiz Ekim ayında, kaldırımın üstüne oturmuştu bir adam, adı A.K. idi ve A.P.’nin kocasıydı. Elinde bir bıçak, önünde yatmış yarı ölü bir kadın vardı. 52 defa elindeki bıçağı kadına saplamıştı adam. Sokağın ortasındaydılar, kadının cebinden bir aşk mektubu çıkmıştı.

Ve dava sonuçlandı: 52 bıçak darbesi için 12 yıl hapis cezası aldı adam. İyi hali gözönünde bulundurularak 5 yıl sonra hapisten çıkacak.

52 darbenin 5 bahar karşılığı unutturamayacağı dirimler vardır, olmalı, her iki can ve taşıdıkları yedek canlar için; çiçeklerden başka, değişen mevsimlerden, vücutta, ruhta bıraktığı izlerden, utançtan, dışardaki hayattan, o hayatın hepimize dokunduğu yüzünden, o yüzden kaçışımızdan, o yüzü umursamayışımızdan…

Aklımda 52 bıçak darbesi, film adı gibi.

Şu ara bir sürü şeyi aynı anda izlemeye çalışıyorum. “Hangisine elini uzatıp tutabiliyorsun?” diye soracak olursanız cevabım hiçbiri olacaktır. Meşum 52 de dahil buna.

Galiba asıl neden bahar yorgunluğu… İnsanın her yanının kırılması, dökülmesi…

Öyle ya… Yoksa sabah kalkar kalkmaz niye “birçok canımız var mı?” diye sorsun insan kendi kendine. Niye kendini çizgi kahramanlar gibi düşünsün, dahası  diğerleri için de geçirsin bunu kafasından? Aklımda 52 darbe… Hani “52 darbeden sonra nasıl hâlâ insan kalır bir avcı, bir kurban ve de bunlara seyirci kalanlar” diye tekrarlayıp duruyorum içimden…

Çay suyu demlenirken daha da inatlaşabilirim: “Canını bir şekilde yitirirsin ama yedek canların vardır, devam edersin oyuna…”

Ya sen 52 bıçak darbesine maruz kalan A. P., sen ne dersin buna?

Gerçekten birçok canımız var mı? Heba ettiğimiz bir cana, daha önceden alınmış, asıl cana yaftalanmış birçok can, can simidi olabilir mi? Bu yüzden mi bu inat, bu ısrar, bu sebat bu yalancı dünyaya, dünyalığa?

Bahar yorgunluğu bu, böyle düşünmeme yol açan. Otobanlar dahil her yerde biten yabani çiçekler, sarı, mor, beyaz, insanın aklını çeler dururlar. Bitmeyecek bu inatları. Bir değil, bin değil, hafızanın alamayacağı biçimde hiçbir şey olmamışçasına açışları, o müzmin, daha önceki yazlara, sonbahar ve kışlara karşı hiçbir şey olmamışçasına bu baharda da gösterdikleri direnç -birçok canları var nasılsa bir sonraki baharlara saklayabilecekleri. 

Erkenden kalkıyorum bu aralar, üzerimde isli sabahlar; tüneyeceğim iskemleden, demlenecek çaydan, telefonlardan, trafikten önce bekliyorum -ki geçsin yorgunluk hayat beni içine almadan, alışmaya başlamadan önce. Kısa bir süre sonra gün başlayacak nasılsa. İlerlerdeki yol hareketlenecek, gün ışıldayacak. Hayalimde birçok can var benim de, bir sonraki baharlar için bu sefer olmazsa bir daha ki sefere mutlaka diyebileceğim.

Yine de aklımda 52 bıçak darbesi. İnsan ilişkilerindeki sonun yaftalanabileceği delilikler, delik deşik ortak anılar, tarumar beraberlikler.

İnsanın esas canı ölürse, gerçekten oynadığımız oyun -yaşamı kurtarmak ve hayata devam etmek adına oynadığımız oyun – tüm biteviyeliğine karşın biterse, geriye kala kala toplumsal koşullandırmanın başarısızlığına tanık edişimiz kalırsa,o an, o zaman da diyebilecek miyiz, her şey baharın suçu, çiçeklerin, börtü böceğin, köhne aşk mektuplarının, figüran aşkın, sağlıksız canların, canı cehenneme böyle kaderin?